

Hikaye Birahanesi
Yaşamın ve ölümün ötesinde, sonsuz bir kütüphanenin içine karışmış bir birahane. Bazıları dramatik, bazıları fantastik, bazıları ise trajik. İçeri buyurmaz mıydınız?
Fal & Ava: Yaban, İnsan ve Alapençekler
Uzun uzadıya yayılmış gri kırı izlediğinizde fark edeceğiniz ilk şey, bu narin ve kesintisiz kıvrımların bir çölü andırdığıdır. Tabii bu tahlil, ilk baharda yeşilliğe ve hayata gebe olan bu mekân için absürt gözükebilir. Öte yandan, yıl boyunca pamuk beyazlığına bürünen dağlara çıkmışsanız, yabanın bu halini kış olduğunda toprağın üzerinde birikmiş karlara yormanız pek muhtemeldir; lakin bu da doğru olmayacaktır. Kıtanın fazlasıyla büyük, fazlasıyla düz bu kısmında bulunan bozkırın kumları veya karlı dağları anımsatan bu hali tözünden süregelmiştir. Normalde kırağı ve kumun var ettiği sisi sadece uzaklığın kendisi sağlamaktadır. Gözlerin algılayamayacağı kadar geniş düzlem, bulanıklık ve difüzyon ile bir illüzyon, bir pustan örtü oluşturur algıda. Fazla estetik ve kıvrımlı arazi ise ince tanelerin kohezyonundan değil, bizzat yekpare çalıların kademeli artışından ve toprağın utanırcasına salına salına yükselmesinden kaynaklanmaktadır. Bozkır gibi, ıssız yerlerin zamansal ve mekânsal geçişkenliği, hemen algılanıp uzunca sindirilişleri bir kenara dursun; belki yüzyıllar belki milyonlar içinde, insanların bütün kuzenleri de dahil olmak üzere, çeşitli mahlukatın doğup büyüdüğü, yaşadığı bu bölgenin ufkunda, narenciye renkli hayat topu batmayayazmış bulunuyordu o sonbahar gününün sonunda. Lakin dile getirdiğimiz skalaların yanında bir kum tanesi kalacak olan geçmiş bir zamanda, ufak ufak öbeklere ayrılmış bir kafile yürümekle meşguldü.
Birahanedeki Yeni Lezzetler
Uzun uzadıya yayılmış gri kırı izlediğinizde fark edeceğiniz ilk şey, bu narin ve kesintisiz kıvrımların bir çölü andırdığıdır. Tabii bu tahlil, ilk baharda yeşilliğe ve hayata gebe olan bu mekân için absürt gözükebilir. Öte yandan, yıl boyunca pamuk beyazlığına bürünen dağlara çıkmışsanız, yabanın bu halini kış olduğunda toprağın üzerinde birikmiş karlara yormanız pek muhtemeldir; lakin bu da doğru olmayacaktır. Kıtanın fazlasıyla büyük, fazlasıyla düz bu kısmında bulunan bozkırın kumları veya karlı dağları anımsatan bu hali tözünden süregelmiştir. Normalde kırağı ve kumun var ettiği sisi sadece uzaklığın kendisi sağlamaktadır. Gözlerin algılayamayacağı kadar geniş düzlem, bulanıklık ve difüzyon ile bir illüzyon, bir pustan örtü oluşturur algıda. Fazla estetik ve kıvrımlı arazi ise ince tanelerin kohezyonundan değil, bizzat yekpare çalıların kademeli artışından ve toprağın utanırcasına salına salına yükselmesinden kaynaklanmaktadır. Bozkır gibi, ıssız yerlerin zamansal ve mekânsal geçişkenliği, hemen algılanıp uzunca sindirilişleri bir kenara dursun; belki yüzyıllar belki milyonlar içinde, insanların bütün kuzenleri de dahil olmak üzere, çeşitli mahlukatın doğup büyüdüğü, yaşadığı bu bölgenin ufkunda, narenciye renkli hayat topu batmayayazmış bulunuyordu o sonbahar gününün sonunda. Lakin dile getirdiğimiz skalaların yanında bir kum tanesi kalacak olan geçmiş bir zamanda, ufak ufak öbeklere ayrılmış bir kafile yürümekle meşguldü.
Yağmur yağmakta, gök gürüldemekte ve guruldamakta, hissettiği açlığı yer yüzüne iletmek için irili ufaklı ışıktan mızraklarını büyük bir hırsla toprağa fırlatmaktaydı. Bu havada, sular tarafından yorgun ayak izleri silinmekte olan pek çok insandan biri de Fal idi. Kendisi ağacın birinin dibine sinmiş, yarı kuru gözüken ve öyle kalmasını hiddetle istediği gövdesine yaslanmış, elini sanki güneşi engellercesine alnına dayamış, gözlerini siper ederek uzaktaki şehri ve bulutların ucunu seçmeye çalışıyordu.
Her Yaşamın Masalını Söyler: Ey Bahar zaman geçiyor, İnsanlar gidiyor İnsanlar göçüyor Ben ise hissediyorum senin son demini. İçimde dalgalanan Bu boş deniz Ne anlama geliyor, Ve neden? Ey Bahar! Bir dörtlü daha geçerse Mevsimlerin şeceresinden Geride kalacak mısın? Yoksa solacak mısın? Ellerime uzanan bu elektrik, Bileklerimdeki uyuşukluk, Kalbime oturmuş şu bulut, Zihnimdeki ağırlık Yarın olsa Kabullenemeyecek, Dünü ise Kabul edemeyen Bir anlık bir parıltı, Yoksa çoktan duman mı oldum ben? Ey Bahar, görmek istediğim çiçekler nasıl soldu? Nasıl kaçtı bütün kuşlar? Senin sıcaklığın ne zaman bu kadar soğuk ve bu kadar umursamaz oldu? Nasıl değiştin Bahar? Yuvanda kurduğum onca rüya, Dışarı mı atıldı? Hayır aslında Ben tükendim Bahar. Sen ise hiç bana yanaşmadın. Aslında biliyorum herkese bu kadar yakındın. Herkesin elini birkaç saniye tutarsın. Elinde sonunda biriniz solmak durumundasınız. Seni besleyecek her yeni ruhu yeşerten, Yine senin kovdukların. Ey Bahar, çok kez karaladım, Çok kez oynadım kelimelerimle, Çok çizgi attım, En çokta kurdum kafamdaki çizgilerle. Sonuçta bir suçluda benim. Olmayan bir şey eyledim seni, Bana veremeyeceğin şeyler istedim. Bir tırtıl uçamaz tırtıl iken, Ve bir kuş suyun dibinde oturamaz istediği kadar, Bir aslan yaşayamaz öldürmeden Bir insan nasıl var olabilir pişman olmadan? Karnımdaki bu var yok ağrı, Boynuma serpilmiş gerginlik, Ayaklarımın sarsıntısı, Ciğerlerimin tıkanıklığı Yarın olsa Kabullenemeyecek, Geçmişi Kabul etmek durumunda, Bir anlık ömür... Yoksa öldüm mü çoktan? Ey Bahar, ne kadar uzaktasın sen? Rüzgarların beni kapsasa Ve beni boğsa bile Artık şüphe ediyorum kendimden. O kovuk, o nokta, o boşluk Çok sıcak geliyor bana, Eritiyor beni, Korkutuyor beni. Ayaklarım kayıyor Düşüyorum sonsuzluğa doğru O an seni seçebiliyor gibi geliyor gözlerime Büyük bir ağaç filizleniyor gibi Büyüyor gibi. Biliyorum aslında sadece Aldatmaca, bir eski. Bu kurumuş halimle ben Bahar, Senin kokunu nasıl koklayacağım? Bu yorgun halimle Bahar, Senden sonra gelenleri Nasıl kucaklayacağım? Bu kozadan nasıl çıkacağım? Ben yarına nasıl bakacağım? Nasıl güvenecek, Nasıl sevecek, Nasıl bir adımın ardına bir adım getirecek, Ne halde olacağım? Ortasıdır Bir Üçlemenin.
Işıklar gözümü aldığında anlıyorum sabah olduğunu. Toprak yaş ve soğuk hissettiriyor. Bazen ellerim uyuşmuş oluyor, parmaklarımı oynatma kabiliyetimi kaybettiğimde panik içine düşüyorum. Lakin birkaç küçük hareket ile bir soğuk incelik sinirlerimden sızınca az olsun rahatlıyorum. Parmaklarım karıncalanmaya başlıyor. Ben uzun süre önce konuşmayı unutmuş olması gereken biriyim. Bir insan dili konuşabiliyor olabilmem bile beni şaşırtıyor, bu bir mucize dedirtiyor. Bunları kazıyor olabilmem hayret verici. Uzun bir süredir belki de olduğum yerde bulunma sebebim bu sebeptir diye düşünmüyor değilim. Lafı dolandırıyorum, kusura bakmayın. Normalden daha kısa tutacağım zannedersem. Nasıl gözümü alan ışık sabahın habercisi ise bu duvarların ardında kaybolan güneş tam aksi. Uyumam pek mühim değil sanırsam fakat, bu cümleleri kazımaz isem bir başıma bir tek kendi huzurumda yine kendimle ne yaparım bilmem. Bundan dolayı sabahları önemli benim için. Her gün değişen irili ufaklı taşları bulmak gerek. Bunları iyice kırıp şekle vardırmak gerek. Sonra bu ağaçların sürekli dolandığı kara kuru kabukları gövdesinden ayırıp bir zemin oluşturmak gerek. Sonra da kazımam gerek. Bu duvarların uğruna. Neden? Bilmiyorum. Pek çok şey gibi bunu da bilmiyorum. Ancak yorucu hissettiriyor nedenlerini düşünmek. Buradan nasıl çıkarım, duvarların ardında ne var, burası neden var? Pek çok soru ve hiç bir cevabı yok. Aklımı bunlarla yitirdiğim zamanları hatırlar gibiyim. Gerçi bir kaç bulanıklık dışında kendimle özleşen bir parça bulmakta zorlanıyorum düşüncelerimde. Sonsuzluğa ulaşmak için onu tecrübe etmek gerekmiyor sanırım. Ben ettim. Her gün her içsel kırılma, zihindeki girdapların taşması, ellerimin ve kollarımın duvarlara vurmaktan kanaması. Hissizlik ve hareketsizlik oluyor bazen, ulaşılmaz yıldızları izlerken, güneşe bakmaktan kör olduğum her sabahın ardından yenilenirken: gözlerim ve ellerim ve ağaçlar ve taşlar. Burası hakkında düşünmeyi bıraktım demek doğru olmaz, kazıyorum bunları ağaçlara. Her sabah kayboluyorlar yazılarım ve yeniden kazıyorum. Duvarları milyonlarca yıl izlediğime şahit oldum, bazen üzerinde bir kapı gördüğüm bile oluyor. Bir şekil bir çizim gibi, bir çıkış arıyor zannederim zihnim. Ancak yaklaştığımda yekpare dokunuşu parmak uçlarımı yeniden yakıyor duvarın. Birkaç yüz bin yıl önce duvarların ardında ne olduğuna dair tahminlerimi sizinle paylaşabilirdim. Şimdi ise bunun bir konsept olduğuna, bunun var olduğuna bile emin değilim. Duvar bütün soğukluğu ile mevcut ve ardı benim için yok. Işıklar gözümü almayacak bir zaman kim bilir. Fakat eminim ki ben duvarın ardında olmayacağım, arkasını görmeyeceğim. Ben duvara bakacağım, duvar hiç bir şey yapmayacak. O soğuk ve tüm, beni çevrelediğinden habersiz bir duvar. Gök yine kapanıyor, duvar.
Tek bir yolda. Henüz bitmedi yolculuk ama yolcu yoruldu. Doğrudur kuralı bu yolların. Ağaçlar içine vardı mekan. Sardı gözleri nahoş gölgeler. Yolcunun adımları yavaş, yolcunun adımları sakin. Beride yol seçilmez, ileride menzil gözükmez. Yolcu durmak ister. Sinmek ister kovuğa, yolu da kendini de unutasıya. Beriden gelmesinler aramaya, İlerisi ise söz verilmiş toprağa varır. Gidilmez. Sesler yoktur, ne de hisler. Duygular ise büyük bir boşluktur nasılsa hiçlikten edilmiş iğnelerle dolu. Acıtmaz canı sadece vurur göğsün sinesine. Varır dalgalar şahlanır pınarlarına gözlerin. Ahkam keser yol çamur edip toprağı ve daha derine batırır paçaları. İsimler kalmaz ve yerler bütünlüğe dağılır. Kişilerin gölgeleri hatırlanır ta ki kendi gölgenin ayrılışını izleyesiye. Kovuk güzel, kovuk sıcak. Kovuk boş ve kovuk işkence. Yol güzel, yol heyecanlı. Yol uzun ve varması imkansız. Yolcu yorgun. Sırtı vurgun, Taşımaktan koca bir yükü. İçi havadan keskilerle dolu. Yolcu gider. Yolcu durur. Orman çıkmaz gözden Ve metresi kovuk ayrılmaz peşinden. Çöktüğünde dizleri yorgunluktan. Başı bile oynayamaz vurgunluktan. Manzarası olmayan bir gök iken. Kovuk fısıldar kulağına, Nasıl bütün merhametiyle, Onun kellesini keseceğini söyler. Bir taş daha düşer kafasına. Bakın ona yalvarır bakın ona. Bir çocuk gibi üzgün ve şımarık. Bir taş daha gelir kafasına. Gelir de başka bir yolcu varırsa yanına. İtekler de itekler. Orman yalnız orman siyah. O tekil, bakın ona. Bakın ona ala bulanmış saçlara. Neden ister de ister? Bulur bir yordam keser kendi yolunu, Yolcu geçer gider yanından. Yolcu kalır yolcu gidince, Bir başına ve tek başına. Bakın ona bakın Çirkef gerçekliğin tek imzasına Kendi kaleminden çıkan mürekkep, Kafasında atılan taştan. Kovuk ise yolu ayırdığı baltanın gülü! Eh Yolcu ben de senin ağzına, Der misin sonra yol zordur. Eh Yolcu ben kalıbına, Düşer misin bir başına? O kovuk az bile sana.
Gözlerimin önünde var olan bu şey. Şüphesiz ki bu bir insan. Benim gibi… mi? Oldukça uzun. Metrelerce, kilometrelerce ve onun dışında hiç bir şey seçilmiyor bu rutubetli, pislik dolu, gerçeklik için fazla büyük olduğunu zanneden yerde. Ve hissediyorum bacaklarıma kadar uzanan çimenlerin hareketsizliğiyle, burada ki her şey yok oluşa terk edilmiş aynı onun gibi. Canı acıyor olmalı her ne kadar çehresini seçemesem de. Bu dev, kelimenin tam anlamıyla, arkasını bana vermiş bulunuyor. Hareketsiz şekilde olmayan bir gökyüzüne bakıyor. Saçlarının başlayıp boynunun bittiği yeri görüyorum. Ancak bu büyüklüğü ile birlikte bulunduğum yerden sadece vücudunun sisler ardında kaybolmuş temsilini hayal ediyorum. Ben neden… Hayır, merak etmem gerekiyor bu gözlerime çok açık şekilde serilmiş yeri. Yürüdüğümü hatırladığım zamanlar var burada. Bu çimenler fazla mı tanıdık acaba. Belki de çehresini görebileceğim bir yer buluncaya kadar yapacağım yalnız yürüyüşün daha anlamlı olması için kurguluyorum bunları, yapmadığım şey mi ki?



