Hikaye Birahanesi
Abone ol

Bölüm 16

Fal ve Ava

Fal and Ava

19 dk okuma19 Haziran 2026

Fal ve Ava

Yağmur yağmakta, gök gürüldemekte ve guruldamakta, hissettiği açlığı yer yüzüne iletmek için irili ufaklı ışıktan mızraklarını büyük bir hırsla toprağa fırlatmaktaydı. Bu havada, sular tarafından yorgun ayak izleri silinmekte olan pek çok insandan biri de Fal idi. Kendisi ağacın birinin dibine sinmiş, yarı kuru gözüken ve öyle kalmasını hiddetle istediği gövdesine yaslanmış, elini sanki güneşi engellercesine alnına dayamış, gözlerini siper ederek uzaktaki şehri ve bulutların ucunu seçmeye çalışıyordu.

Bu genç yirmilerinin ortasında, kara saçlı kara gözlü, oradan oraya yürümekten bacakları gövdesinden daha yapılı gözüken bir adamdı. Yüzü pek ilginç olmaya dursun, saçları çok dağınık olduğundan, istemsizce insanların bakışlarını üzerine çekerdi. Kendisinin şu anki büyük hayıflanışının sebebi ise kesintisiz haftadır yolda bulunması ve erzağının pek az kalmasıydı. Dahası, sonunda şehre varıp, bir hanın temizimsi yatağında uzanma hayalinin düşen her damlayla akıp gitmesi durumu onu daha da sıkıntıya düşürüyordu. Lakin, kendisinden daha mutsuz olan biri daha mevcuttu bu küçük portrede. Hemen adamın yanında, gövdesine doğru başını eğmiş olan dört ayaklı sık tüylü bir hayvan, kendi yanında minik minik kalan genci ısrarcı şekilde ıslaklıktan korunmak için sığınak olarak kullanmaya çalışıyordu. Fal’ın bineği olan bu cüsseli canlı, bir ayı ile bir at arasında yapılı vücutlu ve Alacasancar’ı andıran naif yüzlü ve çehresini kapamak için düşürdüğü uzun, karakulağınkini andıran tüylü kulaklarıyla hem cana yakın gözüken hem de tersinin pis olacağı belli bir yaratıktı. Hele o pençeler, masum yüzü ile büyük bir tezat içinde bulunmaktaydı. Bu yüzü gibi alacalı hayvancağızın anlık tek derdi, minik bir kedi misali sahibinin bacakları arasına ilişmekti.

Fal, cüssesini fazlaca hafife alan bu arkadaşı tarafından itilmeye alışıktı ama, biraz daha yüklenirse ikisi de çamura dalacağından ona biraz kızdı: “Ava yeter!”. Ava, karşılığında yapmacık yapmacık inlemeye başladı. Fal, hayalindeki döşeğin buhar haline gelişini düşünmekte olduğundan pek oralı olmayınca, hayvancağız bu sefer de ilgi görmek maksadıyla Fal’a sırnaşmaya başladı.

Bir kere, iki kere Ava'nın burnunu ittirse de, kendisi tekrar sokuldu. Adam inatla yağmur bulutlarının ucunu seçmeye çalışada nafile, bu yoğun pus ve sıkça ormanlığın içinden göğün durumunu tahlil etmek pek imkansızdı. Alnından aşağı damlalar inmeye başladı, yani saçları tamamen ıslanmıştı. Ani bir hışımla başını salladı, küçük bir fıskiye gibi çevreye damlalar düştü. Bunu gören Ava, son bir çabayla gür kürkünü sallamaya başladı. “Ava!” diye bağırdı Fal, zaten kademeli şekilde ıslanmakta olan kıyafetleri tamamen suyla buluşmuştu.

O biraz sayıklamaya dursun, Fal’ı sonunda kendine döndürmeyi başaran Ava, büyük bir sitem ile nefes verdi burnundan. Genç adam, tamamen paspasa dönüşmenin verdiği yılgınlıkla yavaşça gülümsedi. “Bana kızdın demek” şeklinde sorduysa da hayvandan pek tepki almayınca: “Vay halime! Bana kur yapan tek kadın birkaç ton ağırlığında bir ölüm düzeneği” diye söylendi. Eli Ava’nın başını sevmeye uzandıysa da bu sefer hayvancağız gurur yapmış olacak ki, kendini kaçırmaya koyuldu. Bunu birkaç tur yineleyince “Gel len buraya!” diye bağırdı Fal. Ava çoktan ormanın derinliklerine kaçmaya konulmuş, sahibini de peşine takmış durumdaydı.

※ ✧ ※

Gece düştüğünde yağmur sertleşmişti. Fal yola devam etmemelerinin -muhtemelen- iyi olduğunu düşünse de yine de düzgün bir yatak ve yastığın sılasını çekmekteydi. Şans ya da daha çok, Ava’nın becerikli olduğu, hayatta kalmak içgüdüsü onları yakınlardaki ne pek derin, ne pek sığ bir mağara bulmaya yöneltmiş; kendisini bir saatten fazla kovalatan Ava’nın Fal’a barış çubuğu uzatması bu vesileyle gerçekleşmişti. İki yoldaş mağaranın bir tarafında iyice suları üzerlerinden atmış, sık çalıların altında kalan parça pörçük kuru yaprak ve kırık dallardan doğmuş alevin etrafında kurumaktaydılar. Ava kafasını yere koymuş bir yandan diğerine boynunu döndürmekteydi. Fal, canı sıkıldığında bunu yapan bineğini mumlanmış bir postun içinden çıplak şekilde oturarak izlemekte, ara sıra sünger haline gelmiş kıyafetlerini yoklamaktaydı. Açıkçası anadan doğma yere oturmak konusunda pek de mutlu değildi, ama üzerinde bir buçuk saat Ava kovalamaktan sel olmuş giysileri bulundurursa hasta olacağı işten bile de değildi. Gerçi şu an çok emin olamıyordu aksine.

Asıl mesele… Yiyeceklerinin pek az kalmış olmasıydı. Ava, yapılı bir yaratıktı. Aç kalsa bile yağlı vücudu onu haftalarca yaşatacak türden var olmuştu. Kendisi ise o kadar şanslı değildi. Dahası yağmurun bu kadar kötü bir haber olmasının sebebi yağmasından öte daha çok nerede yağdığı ile ilgiliydi. Yuğur Ovasının ardında kalan, şu an bulundukları bu küçük memleket pek çok şeyi ile ünlüydü. Misal, yemekleri kendine özgü sayılırdı, en azından mensubu olduğu ortak ülkeler ailesinden farklıydı. İnsanları beyaz renkli kıyafetleri tercih ederlerdi, beyazın çok türlü türlü tonu olduğunu şehirlerinde gezince anlamanız mümkündü. Bir de kuşları pek severler, el üstünde tutarlardı. Geleneklerine göre kuşlar önemli yaratıklardı, tabi Fal bunu kulaktan dolma bildiğinden nedenini bilmezdi. Bu memleketin bir özelliği ise de, şu anda maruz kaldıkları, bir başladı mı bir haftaya hatta daha fazlaya kadar yağan yağmurlarıydı.

Eflah Dokumalarının pek değerli olduğu zamanlardan kalma, kıtanın içinden yılankavi şekilde geçen ticaret yollarının önemli bir durağı olmasından dolayı burnu entrikadan pek de çıkmayan bu ülkeyi, aslında iklimi dize getirirdi. Dahası Lim İmparatorluğunun yanında süregelmiş tarihi vesilesi ile diplomatları cambaz, tüccarları bal dilli kesilmişti. Aslında Fal’ın buraya gelmedeki amacı pek farklı değildi. Az kalmış olan mangırını biraz arttırmak, çokça yaptığı gibi bir kısmını satacak bir mal almaya harcamak, kalanıyla Avanın üstünde ne kadar yol tepebileceğini hesaplamaktı. Hal böyle iken, Batı vilayetlerden yükleyip getirdiği Atlas görünümlü farklı birkaç sağlam top kumaşı şu an üzerine geçirdiği mumlu kürklere sarmış, yaklaşık bir ay önce yollara düşmüştü. Fal tabi ki bir tüccar değildi, ağzı biraz pazarlığı keserdi ancak bir tüccarın sahip olması gereken mal üzerindeki girişkenliği limitliydi. Ancak, para kazanmanın önemli kısmının bir yerden diğer yere eşya taşımak olduğu bu zamanlarda bu işi de yapmaktan pek kaçınmaz, bu duruma pek sıkılmazdı.

Aslında neydi, kendisi de pek bilmezdi. Uzun süredir, oradan oraya gitmekle zamanını harcar olmuştu. Eli biraz kılıç tutardı ama bir savaşçı değildi. Nadir olan yazmaları okumayı pek severdi, ama bir pir olmayı zaten ret etmişti… Bu süre içinde birkaç sefer ana ocağına varmış selam durmuştu, ama aslında bakarsa bunu da hatırlamak istemiyordu. Şu an oldukça uzakta az buçuk tanıdığı bir ilin bir karanlık köşesine ilişmiş bekliyor, Ava’nın kendisini oyalamasını seyrediyordu. Yerde biraz daha nemini atmış bulunan kalın dallara baktı, birkaç parçasını ateşe iliştirip korların havaya saçılmasını izledi. Yarım saat sonra Ava, bir saat sonra ise Fal uykuya dalmıştı.

※ ✧ ※

Karnının gurultusu ile iki gün geçirdikten sonra, genç adam artık bu zor şartlar altında olsa bile biraz avlanması gerektiğini anladı. Normalde hayvan izlemekte çok iyi olan Ava, yağmurdan ötürü pek koku alamayacağından bu işe yalnız girişmek biraz canını sıkıyordu. “Bak kız” dedi hayvancağıza, “Beni yalnız başına yemek bulmaya gönderiyorsun, sen yatıyorsun oh!” Ava’nın başını okşadı Fal. Hayvancağız cüssesine hiç uygun olmayan, ince ritmik bir ses ile yanıtlandı adamı. Aslında Ava’nın gelmesinde pek bir sakınca yoktu, ama Fal boşu boşuna ıslansın da istemedi, ayrıca buldukları bu göçekçiğin asli bir sahibi varsa Ava’yı görünce yönünü pekâlâ değiştireceğini zannediyordu. Kısaca Ava soyut bir minderin ısıtıcısı konumundaydı. Genç adam, bineğinin nadirce üstünden çıkardığı eyeri mağaranın duvarına yaslamış olup, üzerindeki türlü askılara iliştirilmiş deri ve kumaş bohça ve çantaları kenara dizmişti. Bu yığının içinden, daha bir özenle ve hendese edilerek yapıldığı belli olan, sert görünüşlü uzun uzun bölmeleri olan çantayı elinde aldı. Bir ağzından elle yapılmış oklar çıkadursun, kemerle kapalı bölümden güzel görünümlü yekpare ağaçtan var edilmiş bir yay çıktı. Fal çantayı bedenine çapraz olacak şekilde arkasına geçirdiğinde oklar yan tarafından kolayca erişilebilecek, ancak düşmeyecek bir hizaya geldi. Genç, yayı bohçaların üzerine koyarak dipte kalmış kılıç tuttuğu belli olan kını çıkarmakla uğraşırken, Ava can sıkıntısından kalkmış etrafı koklamaya koyulmuştu. Fal kılıcı incelemek için kabından çıkardığında, mağara içinde metalin hafif sesi yankılandı. Özenli baktığı belli olan keski, diğer eşyalarına nazaran derme çatmalıktan uzak, bir askere yaraşır kalitedeydi.

Fal kılıca biraz daha yakından bakarken, atasının ona bunu hediye ettiği zamanı anımsadı. Memleketinde büyük çocuğa bu şekilde yadigarlardan biri verilirdi. Bildiği kadarıyla bu kılıç babasına dedesinden, dedesine ise amcasından kalmıştı. Yalnız kılıcın ucu harpte kırıldığından tekrar kızartılıp yeni demirle dövüldüğünden yöresinin kılıçlarından farklı olarak, daha düz şekilli ama ucu daha geniş açılıydı. Kendisi, kabzasına farklı yörelerden aldığı çaputları bağlar, kumaşlar eskidiğinde ise Ava’nın eyerini yamamak için bunları kullanırdı.

Kılıcı ve yayı yere uzattı. Silahların üzerlerinden atladı, Ava Fal’ı takip ederek bu hareketi tekrarladı, büyük cüssesinden ötürü yerle buluştuğunda biraz dışarı çıkarak ıslanmıştı. Fal gülümsedi ama Ava’nın geri gelip kürkünü çırpması üzerine hızlıca ıslanınca, neşeli hali pek kalmadı. Zaten yağmura çıkacağından çok da umursamasa da Ava’ya biraz homurdanmadan edemedi. Gelenek gereği ava üstü başı temiz gitmesi hayırlıydı, bu sebeple saçlarını toplamış elbisesini tekrardan bağlamıştı. Ava’nın üzerine attığı damlacıkları ise elinden geldiğince silkmekle yetinmek zorundaydı.

Son bir sefer arkadaki bohçalardan daha kalın gözüken birine yönelip, içerisinde az kalmış yemeklere baktı. Geçtiği diyarlardan unu suyla döve döve yaptıklarını gördüğü, pek yoğun ama zor bozulan, bayat ekmeği ikiye bölüp bir başka bohçanın içine koydu. Pekalasında elindeki asıl öğünün yarısını bu şekilde kenara ayırmış bulundu. Mataralardan birinin içini açarak az kalmış bir tür şarabın kokusunu içine çekti.

Uyandığında yeniden tutuşturduğu ateşin önünde yere oturup bağdaş kurdu. Birazdan çıkacağı ormanı seyretmeye başladı. Ayakları yavaşça uyuşmaya başlayıp ellerine hiçliğin ataleti sindiğinde derince bir nefes aldı ve gözlerini kapattı. Gördüğü ilk şey karanlık, duyduğu ise tekrarından ötürü zihninin sildiği yağmurun ince ritmiydi. Bir süre içinde, teninin alını gözlerine vuran aydınlığın farklı şekilleri belirdi önünde. Ateşin korlarından saçılan turuncu sarı oynayış kapladı zihnini. Otların çatırtısı, rüzgâr ve türlü türlü, ormanın içindeki canlı cansız mahlukat, yer ve su eksenine yeksan yatırılmışçasına ilişti içine.

Eli pek çok kez yapıldığı belli alışkanlıkla şarap matarasını kavradı. İçkiyi yavaşça ateşin kenarlarına yaydı:

“Ak-yayık azık töluk bersin!
Keng Ormana çıkınca,
Tayançgak bersin! Küç bersin!
Görklü sudan keçende,
Üleş bersin, Ülüg bersin!”

Fal, matara tamamen tükenmeden kenara koydu, bir süre sessizce bekledikten sonra devam etti:

“Iduk Yir-Sub iyesi,
Altun Kürklü Ot Enem,
Otus başlug Koz Anam,
Al aş berdiklerimni,
Salık bolsun yışlara,
Tağ iye ilen, Su iyesiŋe,
Masal keçsin, Ötkünç ertsin
Söz keçsin,
Kişige bir aŋdın körgürsen.”

Ava Falın içine girdiği ciddiyete tevfikan sessizliğe bürünmüş, normal oynak halinden süzülüp kalıbına yakışır bir vakurlukla arkadaşını seyretmekte, onun gibi ateşin yan tarafında yarı dikelmiş şekilde oturmaktaydı. Genç adam son olarak, kenara ayırdığı bayat ekmeği alıp ateşe attı. İki arkadaş ekmeğin ilkin kızarmasını sonrasında, kor ve kömür haline gelmesini izlemeye koyuldu. Fal, ekmek henüz yanarken devam etti ve biraz daha yüksek bir sesle:

“Ürke eçüm apam kelmişler,
İmdi biz butuk, kenç bolan butuk,
Köklerin Teŋrisi,
Suzup içken akar su
Sütten tad berir mü?
Suv basmış yış
Tat berir mü içerken?
Şifa bulakun Iduk Yir-Sub
Bu Yörenin iyesi,
Bize keçig bersin,
Yol yahşi bolsin, yaç bolsin
Bizler tirig keldik, kenç keldik
bize de belek et,
Teŋri saŋa alkış bersin!
Uluğ Teŋri saŋa kut bersin!”


Alev, erzağının yarısı olan hamurdan salığı yuttuğunda, Fal birkaç çırpı daha koyarak alevi güçlendirdi. Ava sessizce kalkıp gitmekte olan adamı seyretmekteydi. Ateş atılan parçaları çıtırdattı, yanık ekmeğin kokusu iyice etrafa sarılmış, uçup giden alkolün ruhunu tümüyle bastırmıştı. Fal, son kez silahlarını yerlerine iliştirdikten sonra yağmura çıktı. Ateş ardından maruz kaldığı su garip geldi ona. Arkasına bakmadan, ağaçları izleyerek yürümeye konuldu.

※ ✧ ※

Yaklaşık iki buçuk saat olarak tahmin ettiği zamanda, genç adam sırılsıklam olmuştu ancak avlık bir hayvan değil, hayvan bulamıyordu. Havanın kapalı olduğu zamanlarda, hayvanların saatlerini karıştırdığını bildiğinden; bu sürekli uzun yağmurlara maruz orman ahalisinin ne adapla gezindiğini de pek kestirememişti.

Etrafına bakındığında, orman denizinin içinde, çevresinden daha kadim ve yaşlı gözüken ağacı tekrardan seçti. Ava’nın yanından yaklaşık bir saat tempolu yürüyüşünün sonucunda bulduğu bu kökleri belirgin, dalları yoğun ve kalın gövdeli ağaca tırmanmış, etrafa saçılan kollarından birine kılıcındaki çaput bezlerinden temiz ve renkli olanlarından birini bağlamış, son olarak çevresine, matarasında kalan şarabı yaymıştı. Lakin, bu kötü havada avlanmanın dermanını perilere verdiği bu iyi niyette bulacağını zannetmiyordu.

Islandıkça giysileri daha bir ağırlaştı, dolayısı ile adımlarının ritmi de düştü. Ara sıra birkaç çalı sesi işitir gibi oluyor, hemen yakın bir ağacın yanına çömeliyor, on dakika kadar hareketsizlikten sonra büyük ihtimal ile yağmurdan ötürü oluşmuş bu sesten ümidini kesip biraz daha ilerlemeye koyuluyordu. Özellikle çaput bağladığı ağacı gözlüyordu ki bu yağmurdan oluşmuş sisin içinde yönünü şaşırmamak pek elzemdi. Yaklaşık bir saat kadar doğu yönüne doğru yürüdü. Bu arada büyük çaput ağacı gözden kaybolduğundan, yönünü çok değiştirmeden ilerlemeye çalışıyordu. Yürüdüğü istikamette ağaçların daha karışık türlü olduğunu, bazılarının yapraklarını bolca döktüğünden yerin özellikle çamurlanıp kayganlaştığını hissetti. Botlarının altındaki ıslak sesler yağmurun altında pek duyulmuyor ancak dengesini koruması gittikçe güçleşiyordu. Sonunda bacaklarında biriken yanık hissi onu biraz durmaya, daha korunaklı gördüğü bir ağaca yaslanıp soluklanmaya teşvik etti.

Ağzını ve yüzünü mesh edercesine silse de yağmurun altında pek fark yaratmıyordu. Elinin kovaladığı damlacıkların yerini hızlıca yenileri alıyordu. Alnından süzülen ırmaklar gözlerine doluyor, sanki küçük bir şelalenin atındaymışçasına damlaların ardı kesilmiyor iç kıyafetlerine doğru su, yolunu buluyordu. Hafif bir iç çekti, biraz uzunca olan saçlarını sıktı. Bir iki nefes ardından ağacın üzerine çıkmaya karar verdi. Sisli havada pek işlevsel olmasa da kuş bakışına danışmak onu bir demde olsa azimlendirmişti. Bir kol oraya, bir bacak buraya, ıslak ağaç ondan bir nebze daha kuru olduğundan var olan ince adezyon sağ olsun birkaç alçak dala kadar erişebilmişti. Birkaç kez ayağı kaymış olduğundan, kendini yukarı çıkarırken bacaklarının önü çizikler içine kalmış, hafif hafif kırmızılar kumaştan geçer olmuştu. Fal dalların sağladığı destekle biraz daha tırmandı. Ellerine kıymıklar batsa da, pek buruşmuş ve üşümüş uzvundaki hissiyat bir süre önce azaldığından farkına varamadı. Genç adam, birkaç dakika sonra normalden dikkatlice tırmandığı ağacın üstüne doğru kalan sağlamca bir dala oturdu. Hem açlıktan hem de yağmura karşı tırmanmaktan iyice yorgun ve başı döner olmuştu. Bulutlara baktı, kafasını hafifçe ağacın gövdesine dayayarak gözlerini kapattı. Biraz midesi ekşimişti ve şu ana kadar heyecandan olduğunu sandığı şekilde kesilen karın gurultusu büyük bir gürültüyle kükredi. Bulutlar kıskanmış olacak ki, onlarda hızlı bir şimşek ve gök gürlemesi ile karşılık verdi. Gözlerini ovaladı, elini çaresizce gözlerini siper edercesine konumlandırarak çevresini izlemeye başladı.

Tam zannettiği üzere, bu karışık ormanlık göz alabildiğince doğu yönüne sürmekteydi, muhtemelen çamurlu zeminin daha da daha da derinleşeceğini, belki de bir bataklığa denk gelebileceğini hesap etti. Lakin şu durumun da alınabilinecek bir risk değildi. Geldiği yere baktığında ormanlığın biraz daha seyreldiğini görüyordu, tabi çaputlu ağacı gözü seçmiyordu. Sis oralarda oldukça sık hale gelmişti. Ava ve mağara ise ağacın kuzey batısında olmalıydı, tabi orayı görmesi iyi havada bile imkansızdı. Dalın üzerinde kendini döndürdü, yüzünü kovuğa doğru getirip ağaca sarılarak kenara eğildi, güney olduğunu zannettiği yere doğru baktı. Gözleri biraz bulanıkça seçse de hayal meyal biraz daha seyrekçe bir alan gördü. Bu istemsizce kaşlarını kaldırmasına yol açtı.

Düşünceye daldı, muhtemelen bugün bir hayvan bulması güçtü, bu kadar mesafede neredeyse hiç mahlukata rastlamamak orman hayvanatlarının farklı zamanlarda farklı şekillerde gezindiklerini ona kanıtlar nitelikteydi. Bu uzaktaki, yarı gözükür, açıklık başka türlü bir gıda barındırabilirdi, zira türlü karışık bitkinin olduğu yerlerde açıklılar güneş aldığından yemiş veren bodur çalılar burada biterdi. Özellikle bu kadar yağmurlu bir iklimde bu çalıların varlığı bir piyangodan ibaretti lakin. Gerçi bitkinin kendisi bulunsa bile, meyvesine çoktan dadanılıp tüketilmiş olması işten değildi.

Karnı bir nota daha verdi ve gök bir oktav daha aşağı çekilerek gürledi. Şu düşündüğü vakitte yağmur hızlanmış, genç adam içinde bulunduğu yorgunluğun şarabından ve düşüncenin şehvetinden bu vaziyeti yeni fark etmişti. Birkaç dakikasını yine ellerine kıymıklar batırarak ve dizlerini sürterek alçalmaya çalışmakla harcadı. Bir yandan da yere indiğinde yolu geri tepmeye başlamalı mı, yoksa açıklığın sirenine uymalı mı? diye zihninde top çeviriyordu. Çıkarken zorla eriştiği dalın köküne bastı, yeniden kovuğa sarılara kendini gövde boyunca kaydırma vasıtası ile zemine ulaştı. Ayakları çamura bastığında kararını vermiş, güneye doğru yönelmişti.

※ ✧ ※

Zannettiğinden biraz daha uzun sürede ucundan kestirdiği açıklığa varmış, bu sürenin uzun zamanını dizlerine kadar çamura batmış şekilde geçirdiğinden iyice terlediğini hissediyordu. Tek dermanı, fazlaca ıslandığından hissetmesi gereken yapışık ıslak hissiyatın daha az nüksetmesiydi.

Açıklık ise tahmin ettiğinden biraz daha büyük, ancak tahmin ettiği kadarda ıssız kalmış bir yerdi. Zaten yağmurdan sığınak sağlamadığı için bu şaşırtıcı da değildi. Yine bir süre alanın sınırındaki ağaçların yanında soluklandıktan sonra, etrafı aramaya başlamış ve şu an bu işle meşguldü. Şansına gerçekten de bu açıklıkta birikmiş bir kafile çalı mevcuttu, tabi aşınmış ve özü henüz kaynamayan dal uçları hayvanların meyvelere çoktan saldırdığını gösteriyordu. Fakat insaniyetin verdiği şans, elinin kenarında bulunan baş parmakları sayesinde, dallara gömülü kalmış meyvelere ulaşması mümkündü. Adak ettiği yarım ekmeğin boş kalan bohçası bir elinde, diğer elinde ise sadağının ön kısmından çıkardığı bıçkı yordamıyla dalları ayıklayarak, böğürtleni andıran turuncu renkli meyveleri ayıklamaya çalışıyordu. Bitkisi pek dikenli olduğundan kolları ince ince çizilse de dizlerinin yanında küçük kalan bu yaralara aldırmadan işine devam ediyordu.

Bir yarım saat içinde, ıslaklıktan oynatması güçleşmiş dallardan ayırdığı meyveler az da olsa biraz bohçasını doldurdu. Lakin pek dişinin kovuğuna yetmeyecek bu miktar Fal’ın içine sinmemişti. Bir süre boyunca çalıların iç taraflarını aradı, doğası gereği küçük olan meyvelerin canlı renkleri onları bulmayı biraz olsa da kolaylaştırıyordu, bundan mütevellit hızlı hızlı birçoğuna tekrar tekrar uğradı. Ancak, açlığını kesmeyeceği bu birkaç avuç yemiş, otlağın verebileceği bütün varlık olduğundan daha fazla üstelemenin anlamsız olduğuna kanaat getirdi. Bu süre içerisinde dayısından öğrendiği şekilde birkaç büyükçe bulduğu yaprağı katlamış, pek huni denemese bile, kaydırak işlevini görecek bir çeperi matarasının ucuna iliştirmişti. İple çalıların birinin yüksekçe dalına dik bağladığı bu suluğunun yanına vardı. Çalıyı biraz sallayarak mataranın yarısından daha fazlasının dolduğunu hissetti. En azından su konusunda bir sıkıntısı olmadığını düşünerek biraz çenesini kaşıdı.

Oyalanmaya mahal vermeden suluğunu tekrar vücuduna aldı, bohçayı çantasının içine yani yayın yanına iliştirdi. Biraz daha sağlam çanta görece silahını ıslaklıktan korumuş olsa da, sert deriden bitme kenarları sudan sırılsıklam olmuştu. Ellerini ovuşturdu, yaklaşık üç-üç buçuk saat dışarda olduğunu tahmin ediyordu. Bir buçuk saat kadar, daha tempolu yürürse geçici yurduna varabileceğini düşündü. Yağmur biraz daha hafif hissettirse de sis daha da bir yükselmişti. Bohçanın içinde cüzi miktarda olan meyvelerin, bir iki tanesini alıp bulduğu çalıların yanına serpiştirdi. Sesinin altından:

“Teŋri yol berdi,
Suv basmış yış
Aç bola ki, az berdi.
İgil bolsun, çok bolsun.
Ben azımdan berdim Keng Ormana,
Iduk Yir-Sub beŋi bolsun,
Ögünsün yörenin iyesi,
Tag iyesi, Suv iyesi,
Yol yahşi, erinç bolsun,
Kenç karnımız büksün,
Ulu Teŋri alkış bersin!’’


şeklinde fısıldadı. Daha sonra birkaç meyveyi de kendisi yedi. Açlığını gidermese de belki biraz karnının oynayışını durdurmak istedi. Çantayı kapatıp, eşyasını son kez yokladıktan sonra doğrulup yola koyuldu.

※ ✧ ※

Gün çoktan kendini geceye bırakmış, güneş uykusuna çekilmişti.

Rüzgâr hızlanmış, Fal ve Ava mağaranın biraz daha derinine çekilmişlerdi. Saatler önce olaysız şekilde geri dönen Fal’ı, Ava üzerine atlayarak karşılamış, genç adam saatler boyunca maruz kaldığı ıslak ve soğuktan sonra soba gibi sıcak olan arkadaşı vasıtasıyla ısınıp kurulanmıştı. Günün kalan kısmını eşyalarını kurutmaya ayırmış, üstünü başını ya sıkarak ya sallayarak sudan kurtarmaya çalışmıştı.

Bir güzel haberde Ava’nın sıkıntıdan çıkıp getirdiği, bir tepe çalı-çırpı ve dalı gördüğünde almıştı. Sonuç olarak, biraz daha dipte, oldukça harlı bir ateş yakıp mumlu postla birlikte birkaç saat uykuya dalmıştı. Ava’nın onu dürtmesiyle uyandığında karnının biraz ağrıdığını ve çok da susadığını fark etti. Kaslarının soğumasıyla çiziklerle dolu uzuvları et kırığından ve sıyrıklardan sızlamaktaydı. Halsizliği onu biraz endişelendirdi, normalde yarın tüketeceği meyveleri bu akşamdan sindirmeye karar verdi, tabi bu yarın da bu eziyeti çekmesi demekti. Ola ki ateşlenirse çok daha tehlikeli bir durumda bulunacağından en iyi seçenek elindekini yemesiydi. Hem biraz zayıflığı geçer ise yarın daha da uzak istikamete gidebilirdi. Biraz silkinerek ayağa kalktı, onu koklamakla meşgul olan Ava’nın boynunu okşadı “N’oldu ilginç mi kokuyorum?” diye sordu hayvancağıza, o da yine ince ritmik bir ses ile yanıt verdi. Burnu tazıdan keskin olduğundan muhtemelen meyvelerin kokusunu aldığını düşündü Fal. Biraz daha gerindi genç adam, artık tamamen kurumuş olan sert bölmeli çantanın içinden bohçayı çıkardı, bununla beraber Ava mutlu olduğunu ifade eden bir nefes verdi.

Fal çenesini kaşıdı, bohçayı yere bırakıp arkadaki yüklerin içinde bir arayışa girdi. Birkaç keten torbayı açıp kapadı, deri ve ip sesleri mağarada yankılandı, en sonunda, dövüle dövüle şekle getirildiği belli olan metalden bir kacak ortaya çıktı. Pişirmek amaçlı bir edevat olduğu dışının karartısından anlaşılan bu kapçık, Fal’ın hatırlamak istemediği pek çok yemek demeye bin şahit karışımı görmüş, ancak büyük bir cesaret ile işlevini sürdürmüştü. Bugün ise genç adam topladığı yemiş, su ile ekmeğin bir parçasıyla oluşacak olan bir bulamaç yapmak ve pişirmek peşindeydi.

İlk önce suyun yarısını kacağa koydu, su ılıyana kadar kacağı ateşe oturttu, yavaş yavaş ayıkladığı yemişlerin küçük bir kısmını bohçada bıraktı. Gerisini büyük bir özenle temizledi, içindeki parlak çekirdekleri kenara ayırdı. Parça parça bölerek ılık suya attığı meyveler, yavaş yavaş kabuklarından ayrılıp suya turuncu renklerini hediye ettiler. Bu sırada ekmeği el yordamıyla öğüten Fal’ın yaptığı karışımın kokusu etrafa yayıldıkça, Ava’nın ilgisini çekmeye başladı. Bir yandan bineğinin ilgisinden ötürü gülümseyen Fal, paylaşacağı yemeğin az olmasından dolayı da birazcık suçlu hissetti.

Yemeğin karşısına oturmuş genç adam, monoton ve sürekli hareketle karıştırdığı bulamacın içinde oluşan girdaba bakarken uzaklarda, eterden oluşmuş bir diyara kaydı istemeden.

Sesler yavaş yavaş çözüldü. Turuncu görüyordu: girdap turuncu, alev turuncu, elleri turuncu, kap turuncu, kaşık turuncu. Yağmur kaybolmuş, rüzgâr yok olmuş, elini seçmese kendinin bile var olmadığını düşüneceği kadar derin bir deniz, geniş bir boşluk üzerinde yol alıyordu. Gözlerinden görmüyor, kulaklarından duymuyor, başı çevrilmiyor, sanki evrenin ekseni bakmak istediği yöne doğru dönüyordu. Durgun ve dingin geçiyordu yaşadığı her salise ve bütün silikliğin ve donukluğun içinden yavaş çınlama sesleri doğmayayazıyordu. Boğuk, uzun ve sakin şekilde dalgalanan bu ses, sanki vücudunun bütün ince kıvrımlarını kavrayıp, yine beklemeden hızla yoluna devam ediyordu. Ses ilerledikçe o da ilerliyor, kesilmiş nefesinin sesini işitiyor, hızla çarpan çınlamanın ardından yine durağan hale geliyordu. Fark edeceği üzere bu sesi takiben, sanki cevap niteliğinde: toplu ancak halen yekpare bir ses yükselmeye başladı gaipten. Çınlama muazzam bir duvar kaldırıyorsa, bir sürü halinde ince ama keskin bir hücum oluşturuyorsa bile gel gide kalmadan bu dalga kıyıya çarpıyor; bu tekil ve aynı anda çoğul ses tarafından durduruluyor, engelleniyor ve sönüyordu. Kıtanın aşağısında yer alan uzunca, okyanuslara bakan sahillerde gördüğü bu hareketi teninin bütünüyle hissediyordu. Zihnindeki her çeperde meydana gelen titremeyi izliyordu. Sanki suyun üzerindeki bir ot parçası gibi, eterin içinde sürüklenedurdu, lakin bu harekete alışır olduğunda ve yine var olduğunu bile unutmaya başladığında uzaklardan bir parıltı ilişti gözüne. Masmavi tek bir nokta gittikçe ona yaklaşmakta, belki de kendisi o yöne koşmaktaydı. Yaklaştı ve yaklaştı, halen ırakta kalan parıltı biraz daha hareketlendi. Tek bir anın sonunda insana benzeyen şeklini seçti ışığın. Konuşmak istese de sesi çıkmıyor, aklı varmıyordu, yaklaştıkça hızlanıyor, ivmesi artıyor, ışıkta bulanıklaşıyordu.

Durdu. Karşısındaki arkası dönük minyon bir kadına, bu boşluk içindeki en parlak, tamamen kör edici merkeze varmıştı. Çınlama iyice yükselmiş her şeyi ve her yeri kapsamıştı. Kadının yüzü seçilmiyor, ancak vücudu olgun olduğunu işaret ediyordu. Teninin sınırları, figürünün çerçevesi akıl almaz bir mavilikle kanıyor, delici ışıklarını Fal’ın gözüne saplıyordu. Normalde bakması imkânsız olacak bu kadın, yarı geçirgen hali ile hafifçe sallanıyordu. Saçları örgü örgü ve imkânsız özen ve mükemmellikte düzlemlenip, farklı şekiller alıyordu. Ani bir hareketle kadın başını çevirdi, ancak genç adam halen bir yüz göremedi. Şaşırtıcı olan ise kadının suratsız olmasından çok çoğalmış olması, onu çevreleyen kendisi gibi pek çoğunun meydana gelmesiydi. Türlü boyutta kadın türlü şekilde hareket etmekteydi. Yaklaşık eli kadar büyüklükte olanları havada geziyor, Fal’ın varlığını unuttuğu omuzlarına oturuyor, gülüyor, ağlıyor, bağırıp, fısıldaşıyordu. Avadan da büyük, hatta ağaç kadar boyları olanlar ise yavaş adımlarla geziniyordu, bazıları dans edercesine adımlar atıyordu. Fal görüyordu: daha fazla parlaklık, daha fazla mavi


Bildirimler

Yeni bölümlerden haberdar olun.

Bir kez doğrulayın; yeni bölüm bildirimleri ve yorum kimliği aynı e-postaya bağlansın.

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın.

Yorum yaz

"Fal ve Ava" için yorum yazmadan önce üst menüden giriş yapmanız gerekiyor.

Magic link’e tıkladığınızda bu cihazda 30 gün boyunca yorum oturumu açık kalır.