<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
  <channel>
    <title>Hikaye Birahanesi</title>
    <link>https://hikayebirahanesi.com</link>
    <description>Hikayeler, evrenler, lore.</description>
    <language>tr</language>
    <atom:link href="https://hikayebirahanesi.com/feed.xml" rel="self" type="application/rss+xml"/>
    
    <item>
      <title>Ey Bahar!</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/tekil-eserler/ey-bahar</link>
      <description>Her Yaşamın Masalını Söyler: 
Ey Bahar zaman geçiyor,
İnsanlar gidiyor
İnsanlar göçüyor
Ben ise hissediyorum senin son demini.

İçimde dalgalanan
Bu boş deniz
Ne anlama geliyor,
Ve neden?

Ey Bahar! Bir dörtlü daha geçerse
Mevsimlerin şeceresinden
Geride kalacak mısın?
Yoksa solacak mısın?
Ellerime uzanan bu elektrik,
Bileklerimdeki uyuşukluk,
Kalbime oturmuş şu bulut,
Zihnimdeki ağırlık

Yarın olsa
Kabullenemeyecek,
Dünü ise
Kabul edemeyen
Bir anlık bir parıltı,
Yoksa çoktan duman mı oldum ben?
Ey Bahar, görmek istediğim çiçekler nasıl soldu?
Nasıl kaçtı bütün kuşlar?
Senin sıcaklığın ne zaman bu kadar soğuk
ve bu kadar umursamaz oldu?
Nasıl değiştin Bahar?

Yuvanda kurduğum onca rüya,
Dışarı mı atıldı?
Hayır aslında
Ben tükendim Bahar.
Sen ise hiç bana yanaşmadın.

Aslında biliyorum herkese bu kadar yakındın.
Herkesin elini birkaç saniye tutarsın.
Elinde sonunda biriniz solmak durumdasınız.
Seni besleyecek her yeni ruhu yeşerten,
Yine senin kovdukların.

Ey Bahar, çok kez karaladım,
Çok kez oynadım kelimelerimle,
Çok çizgi attım,
En çokta kurdum kafamdaki çizgilerle.
Sonuçta bir suçluda benim.
Olmayan bir şey eyledim seni,
Bana veremeyeceğin şeyler istedim.

Bir tırtıl uçamaz tırtıl iken,
Ve bir kuş suyun dibinde oturamaz istediği kadar,
Bir aslan yaşayamaz öldürmeden
Bir insan nasıl var olabilir pişman olmadan?

Karnımdaki bu var yok ağrı,
Boynuma serpilmiş gerginlik,
Ayaklarımın sarsıntısı,
Ciğerlerimin tıkanıklığı

Yarın olsa
Kabullenemeyecek,
Geçmişi
Kabul etmek durumunda,
Bir anlık ömür...
Yoksa öldüm mü çoktan?

Ey Bahar, ne kadar uzaktasın sen?
Rüzgarların beni kapsasa
Ve beni boğsa bile  
 Artık şüphe ediyorum kendimden.

O kovuk, o nokta, o boşluk
Çok sıcak geliyor bana,
Eritiyor beni,
Korkutuyor beni.

Ayaklarım kayıyor
Düşüyorum sonsuzluğa doğru
O an seni seçebiliyor gibi geliyor gözlerime
Büyük bir ağaç filizleniyor gibi
Büyüyor gibi.
Biliyorum aslında sadece
Aldatmaca, bir eski.

Bu kurumuş halimle ben Bahar,
Senin kokunu nasıl koklayacağım?
Bu yorgun halimle Bahar,
Senden sonra gelenleri
Nasıl kucaklayacağım?
Bu kozadan nasıl çıkacağım?
Ben yarına nasıl bakacağım?
Nasıl güvenecek,
Nasıl sevecek,
Nasıl bir adımın ardına bir adım getirecek,
Ne halde olacağım? 
 Ortasıdır Bir Üçlemenin.</description>
      <pubDate>Fri, 12 Jun 2026 21:21:49 GMT</pubDate>
      <category>Tekil Eserler</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/tekil-eserler/ey-bahar</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Duvar</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/tekil-eserler/duvar</link>
      <description>Işıklar gözümü aldığında anlıyorum sabah olduğunu. Toprak yaş ve soğuk hissettiriyor. Bazen ellerim uyuşmuş oluyor, parmaklarımı oynatma kabiliyetimi kaybettiğimde panik içine düşüyorum. Lakin birkaç küçük hareket ile bir soğuk incelik sinirlerimden sızınca az olsun rahatlıyorum. Parmaklarım karıncalanmaya başlıyor.

Ben uzun süre önce konuşmayı unutmuş olması gereken biriyim. Bir insan dili konuşabiliyor olabilmem bile beni şaşırtıyor, bu bir mucize dedirtiyor. Bunları kazıyor olabilmem hayret verici. Uzun bir süredir belki de olduğum yerde bulunma sebebim bu sebeptir diye düşünmüyor değilim.

Lafı dolandırıyorum, kusura bakmayın. Normalden daha kısa tutacağım zannedersem. Nasıl gözümü alan ışık sabahın habercisi ise bu duvarların ardında kaybolan güneş tam aksi. Uyumam pek mühim değil sanırsam fakat, bu cümleleri kazımaz isem bir başıma bir tek kendi huzurumda yine kendimle ne yaparım bilmem. Bundan dolayı sabahları önemli benim için. Her gün değişen irili ufaklı taşları bulmak gerek. Bunları iyice kırıp şekle vardırmak gerek. Sonra bu ağaçların sürekli dolandığı kara kuru kabukları gövdesinden ayırıp bir zemin oluşturmak gerek. Sonra da kazımam gerek. Bu duvarların uğruna.

Neden?

Bilmiyorum. Pek çok şey gibi bunu da bilmiyorum. Ancak yorucu hissettiriyor nedenlerini düşünmek. Buradan nasıl çıkarım, duvarların ardında ne var, burası neden var? Pek çok soru ve hiç bir cevabı yok. Aklımı bunlarla yitirdiğim zamanları hatırlar gibiyim. Gerçi bir kaç bulanıklık dışında kendimle özleşen bir parça bulmakta zorlanıyorum düşüncelerimde.

Sonsuzluğa ulaşmak için onu tecrübe etmek gerekmiyor sanırım. Ben ettim. Her gün her içsel kırılma, zihindeki girdapların taşması, ellerimin ve kollarımın duvarlara vurmaktan kanaması. Hissizlik ve hareketsizlik oluyor bazen, ulaşılmaz yıldızları izlerken, güneşe bakmaktan kör olduğum her sabahın ardından yenilenirken: gözlerim ve ellerim ve ağaçlar ve taşlar.

Burası hakkında düşünmeyi bıraktım demek doğru olmaz, kazıyorum bunları ağaçlara. Her sabah kayboluyorlar yazılarım ve yeniden kazıyorum. Duvarları milyonlarca yıl izlediğime şahit oldum, bazen üzerinde bir kapı gördüğüm bile oluyor. Bir şekil bir çizim gibi, bir çıkış arıyor zannederim zihnim. Ancak yaklaştığımda yekpare dokunuşu parmak uçlarımı yeniden yakıyor duvarın.

Birkaç yüz bin yıl önce duvarların ardında ne olduğuna dair tahminlerimi sizinle paylaşabilirdim. Şimdi ise bunun bir konsept olduğuna, bunun var olduğuna bile emin değilim. Duvar bütün soğukluğu ile mevcut ve ardı benim için yok. Işıklar gözümü almayacak bir zaman kim bilir. Fakat eminim ki ben duvarın ardında olmayacağım, arkasını görmeyeceğim. Ben duvara bakacağım, duvar hiç bir şey yapmayacak. O soğuk ve tüm, beni çevrelediğinden habersiz bir duvar.

Gök yine kapanıyor, duvar.</description>
      <pubDate>Sun, 17 Dec 2023 22:43:00 GMT</pubDate>
      <category>Tekil Eserler</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/tekil-eserler/duvar</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Baltaya Sap Olmak</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/tekil-eserler/bir-baltaya-sap-olmak</link>
      <description>Tek bir yolda. Henüz bitmedi yolculuk ama yolcu yoruldu. Doğrudur kuralı bu yolların.

Ağaçlar içine vardı mekan. Sardı gözleri nahoş gölgeler. Yolcunun adımları yavaş, yolcunun adımları sakin.

Beride yol seçilmez, ileride menzil gözükmez. Yolcu durmak ister. Sinmek ister kovuğa, yolu da kendini de unutasıya.

Beriden gelmesinler aramaya, İlerisi ise söz verilmiş toprağa varır. Gidilmez.

Sesler yoktur, ne de hisler. Duygular ise büyük bir boşluktur nasılsa hiçlikten edilmiş iğnelerle dolu.

Acıtmaz canı sadece vurur göğsün sinesine. Varır dalgalar şahlanır pınarlarına gözlerin. Ahkam keser yol çamur edip toprağı ve daha derine batırır paçaları.

İsimler kalmaz ve yerler bütünlüğe dağılır. Kişilerin gölgeleri hatırlanır ta ki kendi gölgenin ayrılışını izleyesiye.

Kovuk güzel, kovuk sıcak.
Kovuk boş ve kovuk işkence.
Yol güzel, yol heyecanlı.
Yol uzun ve varması imkansız.

Yolcu yorgun.
Sırtı vurgun,
Taşımaktan koca bir yükü.
İçi havadan keskilerle dolu.

Yolcu gider.
Yolcu durur.
Orman çıkmaz gözden
Ve metresi kovuk ayrılmaz peşinden.

Çöktüğünde dizleri yorgunluktan.
Başı bile oynayamaz vurgunluktan.
Manzarası olmayan bir gök iken.
Kovuk fısıldar kulağına,
Nasıl bütün merhametiyle,
Onun kellesini keseceğini söyler.

Bir taş daha düşer kafasına.
Bakın ona yalvarır bakın ona.
Bir çocuk gibi üzgün ve şımarık.
Bir taş daha gelir kafasına.

Gelir de başka bir yolcu varırsa yanına.
İtekler de itekler.
Orman yalnız orman siyah.
O tekil, bakın ona.

Bakın ona ala bulanmış saçlara.
Neden ister de ister?
Bulur bir yordam keser kendi yolunu,
Yolcu geçer gider yanından.
Yolcu kalır yolcu gidince,
Bir başına ve tek başına.
Bakın ona bakın
Çirkef gerçekliğin tek imzasına
Kendi kaleminden çıkan mürekkep,
Kafasında atılan taştan.
Kovuk ise yolu ayırdığı baltanın gülü!

Eh Yolcu ben de senin ağzına,
Der misin sonra yol zordur.
Eh Yolcu ben kalıbına,
Düşer misin bir başına?

O kovuk az bile sana.</description>
      <pubDate>Fri, 01 Jan 2021 22:41:00 GMT</pubDate>
      <category>Tekil Eserler</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/tekil-eserler/bir-baltaya-sap-olmak</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Dik... Kıymık</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/tekil-eserler/kiymik</link>
      <description>Gözlerimin önünde var olan bu şey.

Şüphesiz ki bu bir insan. Benim gibi… mi? Oldukça uzun. Metrelerce, kilometrelerce ve onun dışında hiç bir şey seçilmiyor bu rutubetli, pislik dolu, gerçeklik için fazla büyük olduğunu zanneden yerde. Ve hissediyorum bacaklarıma kadar uzanan çimenlerin hareketsizliğiyle, burada ki her şey yok oluşa terk edilmiş aynı onun gibi.

Canı acıyor olmalı her ne kadar çehresini seçemesem de. Bu dev, kelimenin tam anlamıyla, arkasını bana vermiş bulunuyor. Hareketsiz şekilde olmayan bir gökyüzüne bakıyor. Saçlarının başlayıp boynunun bittiği yeri görüyorum. Ancak bu büyüklüğü ile birlikte bulunduğum yerden sadece vücudunun sisler ardında kaybolmuş temsilini hayal ediyorum.

Ben neden… Hayır, merak etmem gerekiyor bu gözlerime çok açık şekilde serilmiş yeri.

Yürüdüğümü hatırladığım zamanlar var burada. Bu çimenler fazla mı tanıdık acaba. Belki de çehresini görebileceğim bir yer buluncaya kadar yapacağım yalnız yürüyüşün daha anlamlı olması için kurguluyorum bunları, yapmadığım şey mi ki? Birkaç yerden geçtim sanırım. Her attığım adım biraz daha anlamsız geldi bana. Geçtiğim yerleri yarım yamalak hatırlıyorum. Sanki oralardan geçen ben değilmiş gibi. Öyle de değil, sanki bu yerlerden bir salisede geçip içinde attığım binlerce adımda yıllarca kalmışım gibi. Adımı bir asırda atmışım, her şey saliseler içinde benden uzaklaşırken…

Anlamsız gerçekten.

Ancak bir tepeye vardım. Kulaklarının arkasını görebiliyorum ve yanaklarını. Arkaya gerilip öylece kalmış. Hareket etmiyorlar. Dondurulmuş... Aslında, sanırım daha rahatsız edici bir şey var onun bu sıkışık ifadesinden. Sanırım o beyaz yani bembeyaz.

Yani fazla beyaz, mermerimsi. Tarif etmesi biraz zor, baktıkça çevresi parçalanıyormuş gibi gözüküyor.

Rutubetin sisini izlediğimde aklıma gelen tek şey bir, delik. O bir deliğe benziyor… Gerçekliğin içine açılmış yada burası her neresi ise oraya bırakılmış. Çevresini kendi şeklinde parçalamış ve bu şekilde kalmış.

Gerçekten anlamsız. Bir şey yanlış hissettiriyor. Bunu çevremde bir doğruya referans olacak bir şey olmadan söylememde bunun bir parçası ironik olarak. Yada düşüncelerimin apatiden istihzaya kayması da örnek olabilir.

Ben tekrar yürümeye koyuldum, tepeden inip.

Yerlerden geçtim ve her adımım bağlamsal olarak yanlış hissettirdi. Ben buradan onu göremiyorum. Ben geçtiğim yerlerden onu göremiyorum, sadece geçtiğim süre içinde. Tam olarak anlamıyorum bende. Bir yayı izleyerek yürüyorum ve ileride bir dağ gördüm. Tırmanması çok daha zor olacak kesinlikle.

Burası kesinlikle sahte. Ya da benim çakma olan.</description>
      <pubDate>Tue, 14 Jul 2020 22:37:00 GMT</pubDate>
      <category>Tekil Eserler</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/tekil-eserler/kiymik</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Sıfır Günlüğü: Çatlak -I-</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/sifir-gunlugu/sifir-gunlugu-catlak-i</link>
      <description>Hatırlarım ben bir şeyi uzaklarda kalmış olan. Bu havada yüzen dağlar ve aralarındaki kırık köprüler nedendir? Bu eflatunla dans eden altın gök yüzü neyi gölgeler ışıklarıyla? Ben seyirci isem, bu tiyatroyu döndüren kimdir? Hiçbir oyuncu yoksa ilerleten ilahi tragedyayı, bu komedya bana ne anlatmalı ki?

Ya da henüz ben mi göremedim anlamlarını, derme çatma bağlamsal kişiliklerin içinde bulunan? Adam deniz cebinin içinde doğrulmaya başlamıştı. Kadın ise onu yalnız bırakmış, ormanın içine dalıp gitmişti. Çevresi gerçekliğin en temel formlarını bozuyordu. O ise içindeki sinsi bir hissi dinliyor, etrafını kapsayan derin su setleri ucundan kumsalın kenarında bulunan ince kıyıyı gözlüyordu. Ancak bacağının acısı onu olduğu yere mıhlamıştı.

Yavaş yavaş volta atıp, bacağının üzerine basmak için prova yapmaya başladı. Her adımında normalde hissedemediği dokuların olmaması gereken hareketleri içini gıdıklıyor, bacağındaki açıklıktan süzülen sıcaklıkla yürürken içini dolduran soğuk esinti tümüyle midesini kaldırıyordu. Topallayarak yürümek denmeyecek bir hareket gerçekleştirmeye başladığında setlerin kıyıdaki dumana doğru turuncuya boyandığını fark etti. Esinti ılık bir hal aldı. Yavaşça yine yerine oturdu. Görüşü sulardan yükselen beyaz buharlarla derin bir pusa kayıyordu. Bir çeyrek saat kadar zaman sonra gözleri turuncu kısmın daha geriye düşmüş olduğunu fark etti. Yavaş yavaş setlerin içinde dar bir koridor açılıyordu. Buharlar çıktıkça oda bu yolu izlemeye koyuldu.

Al kaftanlı kadın sahilde onu bekliyordu. Kendisi terden sırılsıklam olmuş, suyun içine düştüğünde hissettiğinden çok daha ıslak hissediyordu. Nefes nefese kumların üzerine adım attı.

“Gelebildin hele.” Dedi kadın

Konuşamadı, ciğerlerinin içinde koyu bir su hisseder gibiydi. Kadın şaşırmış gibi kaşlarını kaldırdı.

“Ne bu halin, ne diye bu kadar ıslandın?”

“Terledim” dedi keyifsizce. Bacağına baktı, yüzü ekşidi pantolonu kıpkırmızı kesilmişti.

“Ter?” sorguladı.

“Ter, işte buhardan…” Kadın uzunca ona baktı, yavaşça ateşin yanına gitti. O ise halen bacağına bakıyor, elleri paçasının üstünde ama kaldıramıyordu. Bir yandan nefesinin hızlandığını hissediyordu.
Kadın ona bir şey söyledi. Ancak sesinin boğukluğundan ne dediğini anlayamıyordu. Gözleri ayaklarının ardından geldiği yöne doğru çevrildi.

“Had… Göst… Gide…”

Kıpkırmızı bir iz bırakmıştı gelirken, sanki ince bir boya fırçasıyla ala boyanmıştı sudan koridorun çıkışı. Ateşe doğru çevirdi kafasını, kadın halen bir şey söylüyor gibiydi ama o tam kestiremiyordu ne dediğini. Bir adım attı hafifçe ona doğru, burnunun ucunda keskin bir mızrak buldu.

“Gidecen mi? Gitmeyecen mi?” Sordu kadın. Bunu duymuştu, geriye bir adım attı ama dengesini kaybedip düştü. Kadın yine şaşırdı.

“Yürüyemiyorum.” Dedi adam. Başı dönüyordu. Paçasını sıyırdı hafifçe. Daha önce görmeyi umduğu al şelalenin dibi teninin üstünden ona bakıyordu. “Bunu kapatmak lazım.” Dedi. Kadın biraz mesafeli duruyordu, içinde yorucu olduğunu düşündüğü bir şey hissetti. O ise bir şey arar olmuştu. Sonunda gözü parlak renkli turuncuya çalınmış turkuaz atlası seçti. Yavaşça ona doğru ilerledi. Birkaç dakikalık sürünmesi sonrasında çantaya varmıştı. Sertçe açtı ve içindekileri önüne saçtı. Kadın yanına vardı, halen mesafesini koruyordu. Adam ise sessizlikten ürker olmuştu.

“ Bak bunu,” nefes verdi istemsizce “ sarayım bekle, sonra yürüyeceğim” diye kadına temkinli şekilde ifade etti. “ Ancak bana” durdu, “yardım etmen lazım.” Kadının kaşları çatıldı ama beklenilen patlayıcı tepkisini göstermedi.

“Ne olacak?” sordu hızlıca adama.

Kadının elindeki bıçağı işaret etti. “Kes paçamı”

Önüne uzanmış figür hafifçe eğilip, zaten delik olan pantolonun paçasını sonuna kadar yırttı.

“Şuradan da” dizinin oluşturduğu daireyi gösterdi. Ardından yere saçılmış birkaç parça eşya arasından mataraya uzandı eli. Hafifçe dirseklerinin üzerine doğrulup, kendisini kadının mızrağından delinmiş olan kayaya doğru sürükledi. Arkasına girdiğinde, zorlukla pantolonun içinden sıyrıldı. Kumaş derisine sürttükçe midesi bulanmaya devam etti. Yavaşça bir avuç almak için uzandı aynadan denize. Elini sulara daldırdığında beklemediği bir direnişle karşılaştı ilkin, sanki hamur yoğuruyor gibi hissediyordu ancak bu harç bir anda kayboldu, eli ıslandı ve su dolu avcunu çekti. Yarayı ıslatmaya konuldu, tuz biraz daha yaktı sinirlerini. Birkaç avuçtan sonra ellerinden düşen damlaların havada sıkıştığını fark etti, aldıramadı. Hafif bir iç çekip, matarayı açtı.

Kadın nahoş bir koku seçti. Sanki tanır gibiydi, zamanın çok uzaklarından geliyordu bu anısı. Adamın uzunlamasına kesilmiş paçası elinde ormana bakıyordu. Huzurlu bir yer diye düşündü ancak bir şey yanlıştı. Gözleri ağaçların arasından yükselen kirli bir pus seçiyordu. Aynı adamın etrafından gelen gibi… Biraz denizi gözledi ve havadaki sicimlerini, sonra eline topladığı dallardan kalınca ikisini alıp birini yaktı; kalanını yavaşça küçük turuncu renkli ateşe sürükledi. Bu sırada adamın ona doğru topalladığını fark edemedi. Fakat ondan yayılan pusun ateşe yaklaştığını seçmişti.

“Çekil!” sesini yükseltti. Adam halsizce tutunduğu kayaya yaslanıp, elindeki paçayı işaret ediyordu. Küçük ateşin içindeki dalların tutuşmasını seyretti, beklenmedik bir sakinlikle, yavaşça adama yönelip elindeki kumaşı uzattı, bir de dallardan yüksekçe olanını yanına bıraktı.

“ Buna dayanarak yürü, gidelim.”</description>
      <pubDate>Fri, 19 Jun 2020 22:33:00 GMT</pubDate>
      <category>Sıfır Günlüğü</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/sifir-gunlugu/sifir-gunlugu-catlak-i</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Sıfır Günlüğü: Elçi -V-</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/sifir-gunlugu/sifir-gunlugu-elci-v</link>
      <description>Bileklerinde kalan son kuvveti ona yaklaşan kişiden uzaklaşmak için kullandı. Ancak nafile, pirinç taneleri ile ölçülebilecek kadar kat ettiği uzaklık bir adım içinde kapatıldı.

“Hayır” diye geveledi düşünmeden.

“Kir” dedi ona tepeden bakan kadın. Çevresindeki beyazlık artık daha seçilir olmuştu, gürleyen ateşin içinde yürüyordu ve saçları alevler gibi beyaza boyanmıştı. Al ipekten bir kaftan giymişti, elinde ucu gümüş ateşten kesilmiş mızrağını taşıyordu. Gözle görülmez bir hamle ile ucunu göğsüne dayadı. İnanılmaz bir acıydı tenine yayılan, ilk hissinde bile olmayan gücüne rağmen yerinde hoplamasına yetmişti.

“Dur, dur, dur dur dur” bağırdı her seferinde sözcük biraz daha anlamını kaybetti. Kadının yüzünde merhamete dair bir ifade belirmedi, kaşları o kadar büyük bir öfkeyle çatılmıştı ki gördüğü şey yerde yatan biri değil, sanki kenara atılmış bir çöp parçasıydı. “Dur” kelimesini her işittiğinde olmayan sabrı daha da tükeniyor ve kehribar renkli gözleri açılıyordu.

Ne yaptığını bilmeden çaresizce bir adım daha geri sürükledi kendini. Kadın mızrağını omzunun üstüne kaldırıp gerindi, kalbinden geçen mükemmel bir çizgi seçti gözleri, kesin bir hamle ile hayatını kaybedeceğini hissetti. Ne olduğunu bile anlamadan ölecekti, adını bile bilmeden… Aklında yankılanan tek kelimelik soruyu sormak istedi ancak hissettiği dehşet buna izin vermedi. İstemsizce ellerinin kaldırmaya çalıştı, teslim olmasının hiçbir anlam ifade etmediğini bilirken.

Kadın bir adım daha attı ona doğru, büyük bir hırsla kilitlenmiş gözleri beklenmedik şekilde daha da aşağıya baktı. Şaşkınlık doldurdu ifadelerini. Biri yaşadığına şaşkındı şüphesiz, diğeri üzerine adım attığı şeyin merakına düşmüştü. Kadın yavaşça eğilip yerdeki keskiyi eline aldı. Taşlamalarındaki parlaklık iyice artmış kendisinden saçılan ateşe baş koyacak kadar dirayete ulaşmıştı.

“Bu mu, anamın armağanını savuşturan?” sordu önünde yatan adama.

O soruyu anlayamadı ilkin, ancak cayır cayır yanan ateş yüzüne doğrulunca cevap vermeye çalıştı.

“Bilmiyorum, ar-arma-armağanı” çıkardı kuru boğazından sözcükleri zorla. Kadın mızrağı biraz daha yaklaştırdı ona sordu:

“Bu mu, bunu savuşturan” dedi sert tonla.

“E-Evet, o sa-sanırım”

Kadın mızrağı çekti üstünden. Diğer eliyle de bıçağı yoklamaya başladı. İşlemelerin üzerinde parmaklarını gezdirdi. Taşlamalarında bir şey yazılıydı, harfleri tanısa bile anlamsız sözcüklere benziyordu.

“Ne yazıyor üstünde?” diye sordu adama. Bir şey diyemedi ancak cevap vermesi gerektiği barizdi.

“Bir şey mi yazıyor?” sordu, kadının ekşiyen ifadesini görünce tonunun yanlış anlaşıldığını anladı, hızlıca ekledi “Bilmiyorum, benim değil. Bir ağacın gövdesinde buldum.”

“Nasıl?”

“Saplanmıştı öyle, bilmiyorum gerçekten ne yazdığını be-”

Kadın hafifçe tebessüm etti ancak hissettiği şeyin mutluluk olmadığı belliydi. “ve inanacak mıyım sana, sen değil misin yarım gün ormandan beni gözleyen?” kadın hızlıca adamı yakasından tutup kaldırdı. “Söyle!”

Tenine yayılan bir sıcaklık vardı ancak, sinirleri etini kızartan bu ateşe tepki vermeyecek haldeydi.

“Ba-bak, buldum.” Zorla elini kaldırdı kumsalın girişinden aşağı uzanan ormanı gösterdi. “Buraya bir g-gün uzakta buldum. Sonra buraya geldim, iz-lere bakarak.”

Kadın ilkin anlamadı adamı, sonra onun arkasına bakınca hatırladı göğe sıkışmış yıldırım parçalarını. Bir daha etrafına baktı, denizin suları onları bir duvar biçiminde çevrelemiş hareketsiz duruyorlardı. Tekrar adama döndü, yüzünde gördüğü şey yalan söylemediğine onu ikna edebilirdi ancak çevresine yaydığı kiri de görebildiğinden dinlemenin ne gibi sonuçları olacağını biliyordu. Adamı yere bıraktı, tuttuğu elini turuncu bir ateş, yüzünü el yıkayan birinin tiksintiden kurtulma çabası sardı.

Çevredeki ateşler yavaş yavaş kayboldu, kadının saçları ala çalan bir renge büründü. “Gidelim madem göster.” Dedi. Bunu yapmaması gerektiğini biliyordu ancak bir şey fazlaca yanlış hissettiriyordu, gerçi bunu söylemeye hakkı olmayabilirdi.

“Tamam” başını salladı hızlıca.

“Ancak yalansa…” kadının tekrar eline aldığı mızrak gümüşten bir ateşle bitti tekrar.

İkisi de konuşmadı sessiz dakika boyunca. Adamın gözlerinde bir karartı vardı halen, kadın ise pus dışında bir şey göremiyordu ona baktığında. Bir tiyatro sahnesi kuruldu o anda ve bilinmesi gereken kötü hislerinin ne olduklarını sorguladı ikisi de.

Yavaşça yerinden kalkmaya çalıştı, ancak bu mümkün gözükmüyordu.

“Bana birkaç dakika ver.” Dedi.

Kadın çömelip oturdu.

Batmayan güneş sudan duvarlar arasından geçip uzun gölgelerini buharlaşmış okyanusun bu cebinde kalan kirli camlarla pürüzlenmiş tabanına yansıttı. Uzaktan bir duman yükseliyor ve bacağı halen kanıyordu.


 Gün 1 K.S.
 Gün 7</description>
      <pubDate>Fri, 24 Apr 2020 22:27:00 GMT</pubDate>
      <category>Sıfır Günlüğü</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/sifir-gunlugu/sifir-gunlugu-elci-v</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Sıfır Günlüğü: Elçi -IV-</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/sifir-gunlugu/sifir-gunlugu-elci-iv</link>
      <description>“Bunları hatırlaman mümkün değil.” Dedi nazik ses. Biraz durgun olduğunu hissetmişti ama bir şey demedi.

“Durgun değil sadece düşünceliyim.” elini gözün seçemeyeceği kadar ince şekilde işlenmiş bardakta gezdirdi.

“Anlaman gerekir ki bunu bir daha gerçekleştirmem mümkün değil. Göğün hali açıkça belli… O yüzden anlamalısın, hatırlamasan bile anlamalısın.”

Yutkundu, dinlemesi gerektiğini biliyordu ama her şey nasıl bulanıktı ve nasıl kesin çizgilerle ayrılmıştı. Etrafa bakmak midesini bulandırıyordu.

“ Başladı demek ki…” belirtti ses.

“ Anlamadım.” Dedi başını yerinde tutmaya çalışırken.

“ Evet, Anlamadın.” Bulanıklığın içindeki figür kafasını çevirdi. “ Nereye gideceğini biliyor musun?”

“ Hayır.” Diyebildi sadece.

Bu cevabı beğenmedi ses. Nazikliğin içinde umutsuz bir ton belirdi.

“ Gideceğin yerin neresi olacağını biliyor musun?”

“ Sanırım” dedi hafifçe.

“ Ne yapacağını biliyor musun pekalasında.”

&quot;Sanırım... Evet diyebileceğim kadar da hayır diyebilirim.&quot; Sonunda soğuk his zirvesinden gövdesine kadar çatladı, ağlarla kaplandı zihni, saliselik bir farkındalık yaşadı ancak ne olduğunu söylemek için çok geçti. Bir saniye sonra oturduğu yerde kimse yoktu.

“Ölmemelisin.” dedi nazik ses. Ve havada asılı tedirginlik hiçbir yere dağılmadı. Başı ağrıyordu. Turuncuydu görüşü. Anladı ki gözlerini açamıyordu. Etrafını yokladı, kendini kaldırıp oturdu. Hafifçe araladı gözlerini, ormanı görüyordu ve uzundan içine yayılan gölgesini. Bekledi, bir şeyi, ne olduğunu bilmediği. Başının ağrısı çok keskindi, o kadar ki kendi bedeninde olmadığı hissini veriyordu ona, fakat fark etmesi mümkün değildi ağrının kendisinden dolayı. Birkaç on dakika sonra anladı ki beklediği şey sesti, hiç bir şey duyamıyordu. Bunu ona hatırlatan oynadığı çimlerin olmayan hışırtısı yada rüzgarın tenindeki gereksiz misafirliği değildi, çınlamaydı. Yüksek sesli ve istilacı çınlama. Oturduğu yerden kaldırıp dişlerini kıracak kadar sıktıran çınlama. Hayali ve gözlerini karartıp ele geçiren çınlama ve ciğerlerinin nefesten kesilmesine yol açan çınlama.

Tekrar kendini bulduğunda ilk duyduğu şey nefes nefese kaldığı idi. Başını yokladı, alnını hissedemiyordu. Yavaşça dirseklerinin üzerinde doğruldu ve ayağa kalkmak için hazırlandı.

“Ah… Güneş” dedi gerisini getirmedi. Kafası ışıktan izlerin bittiği yere çevrildi. Yerde duran çantaya uzandı, hafifçe dengesini kaybettiğinden durmak zorunda kaldı. Kumsala baktı ve kumsalda ona; onu onaylamıyordu, o da bunu biliyordu. Doğrulup arkasına döndü orman boyunca ilerlemeye başladı.

Kafasında bir soru vardı. Cayır cayır yanıyordu zihni, ilerlediği ağaçları aleve veriyordu geçtikçe, aynı göğsünden geçen şey gibi. Ama o sözü sarf etmemesi gerekiyordu, ettiği anda üstünden denize baktığı uçurma daha da yaklaşıyordu zihni. Bu uzun ve yorucu bir düelloydu ve basit bir kelimeyi zihninde yankılandırsa bile kaybedecekti. Hangisinin daha kötü olduğunu bilmiyordu kaybettiğinde yapabileceklerimi yoksa kazandığında devam edeceği yol mu? Bunun cevabı bile kendi içinde sorulmaması gereken şeyleri getiriyordu. Ve hayatının gerçekten dogma haline dönüştüğünün farkındalığına varmadan kendini sahili sıkıştıran dönüşün üzerinde buldu. &quot;İleride ne vardı?&quot; Sordu zihninin içinden bir ses.

“Duman” dedi sesinin altından. Beline iliştirdiği bıçağı çıkardı yavaşça, yüzüne pürüzsüz gövdesinden yansıyan güneş düştü fakat gözlerinde bastırılmış bir karartı geziyordu.

Ormanda iki kişi bekliyordu. İkisi de farklı şekilde birbirlerinin farkına varmışlardı. Biri daha çok acı çekmişti bunu anlamak için şüphesiz. Ateşi gözlüyorlardı, birisi ona bakmamaya çalışırken. Sıkılmaya başlamıştı, farkındaydı ki bu sıkıntı oldukça ölümcül bir durumdu fakat sadece yarım günlük bir çömelme ve zihninin de bastırdığı naçizane sorunun baskısı ona başka bir seçenek bırakmıyordu.

“Neredesin!” diye bağırdı ve birkaç saniye bekledi. Ağaçlar boyunda hiçbir hareketlenme olmadı. Bu daha rahatsız ediciydi ancak yerini belli etmiş olması muhtemel olduğundan yapacağı işten geri dönmedi.

“Bak!” dedi. “Çıkıyorum, sende çık neyse bu işi görelim!”

Onu cevaplayan sessizlik artık aklını yitirme çizgisinde olan bir adamın sanrılarıyla konuşmasını andırıyordu. Alnını sildi, fazlaca terlemişti. Çalılardan yavaşça çıktı, sırtını ateşe vererek kumsalın ortasına yürüdü.

“Bak! Buradayım, çık neredeysen!”

Çevresine bakınıyordu halen, arkasındaki ateş gölgesini önüne düşürüyordu. Elindeki keskinin işlemelerinin derinlerinden yükselen parlaklığı görmesini engelliyordu.

Çok hızlı oldu, kısa bir anda seçildi ve gözden kayboldu. Belki o kadar sıcak olmasa fark edemeyecekti bile. Tam da kayalıkların bittiği yerden çıktı, muazzam bir ivme ile ona yaklaştı. Elini kaldırdığında ve omzunu çıkartacak kadar büyük bir güç ile yere savrulduğunda yaşıyor olması şanstan başka hiç bir şeyle açıklanamazdı. Kolunu tutup doğrulmaya ve kamanın nereye uçtuğunu anlamaya çalıştı. Bir sıcaklık daha hissetti fakat bu sefer biraz daha yakındaydı, çaresiz bir hareketle kendini yakınında bulunan bir kayanın arkasına attı. Gövdesinin biraz yanından beyaz bir çizgi belirdi ve kaya kesin bir hamle ile delindi. Bunu gördüğü anda kamaya ulaşma kaygısı daha da arttı, gözü denize takıldı, hareketsiz sular rahatsız edilmişe benziyordu, üzerlerinde beyaz çizgiyi izleyen koyu bir buhar ve bir başkasının sona erdiği yerde fark edilecek kadar büyük bir “delik” vardı. Ortasında ise gümüşi bir parlaklık. Kendini bunun ne olduğunu fark etmeye kalmaksızın sulara attı. Arkasında bir sıcaklık büyüyordu, keskinin taşlamaları çok daha parlak gözüküyordu. Bunu fark etmesi ona bir şey kazandırmadı, hayatında düzgün silah tutmamış her insan gibi bozuk bir gard aldı ve gözlerini kapattı. İliklerine kadar işleyen ince bir duyu hissetti bütün sinirleri acı ile kaplandı ve suların içine savruldu. Omuzları ağrıyordu ve bıçak yine elinden kaymışa benziyordu. Gözlerini açtı suyun altındaydı yerde yatıyordu, çevresinde kırmızı renkli kan bulutları gezinmeye başlamıştı, uyluğunun altında keskin bir ağrı hissetti, denizin tuzu bıçağın üzerine kaydığında açılan yarasına yardımcı olmuyordu. Bir an ne yapması gerektiğini unutur gibi oldu, çok su yuttuğunu hissediyordu ancak kısa bir sıcaklığın ardından birkaç metre yanına saplanan beyazlık ona her şeyi hatırlattı. Etrafındaki sular tezlikle buharlaştı. Kendini yerde yatarken buldu, gözleri değişen bağlama alışamadı, bir figür ona yaklaşıyordu kırmızılar ve parlak bir beyazlığa bürünmüştü. Elinde uzun kılıca benzeyen gümüşi bir şey taşıyordu.</description>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2020 22:23:00 GMT</pubDate>
      <category>Sıfır Günlüğü</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/sifir-gunlugu/sifir-gunlugu-elci-iv</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Sıfır Günlüğü: Elçi -III-</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/sifir-gunlugu/sifir-gunlugu-elci-iii</link>
      <description>Adımlarını izliyordu ve giderek daha da ağırlaştıklarını. Kumların sürekli üzerlerinde zıpladığı ayakkabıları gri ve sarı karışımı renklere bulanmıştı. O ise birkaç saniye içinde terleyeceğini seziyordu. Ara sıra arkasına bakıyor sanki geri dönmek istermişçesine bir hamle yapmak istiyordu. Ancak hareketsiz denizin üzerine kazınmış ışıktan sütunları görünce aksine karar veriyor yürümeye devam ediyordu. Sanki bir aynayı takip eder gibiydi, kumlara eşlik eden sular hem o kadar berrak, hem de o kadar düzdü ki onlara dokunulması neredeyse bir suç olacakmış gibi hissettiriyordu. Tam da bu his zihnine salındığında tekrar döndü başı, uzaklaştığı yeşil açıklığı göklere uzatan sarp kayaların oluşturdu sete baktı bir daha, küçük çimenler ve ağaç tepelerinin siluetleri şu an düşünmek istemediği pek çok şeyden aklını çalıp geri dönmesini istediklerini söylediler ve aynaya geri baktı, yürümeye devam etti.

Zaman hakkında bir sorun olduğunu biliyordu. Şu an zaman hakkında büyük bir sorun vardı. Çünkü düşündükleri şeyleri dün yaşamıştı. Fazlaca yorulup, kumların üzerine kendini attığında yarım günden çok daha fazladır yürüdüğü açıktı. Daha fazla yürümek istemediği ve şansına bulduğu bir patikadan içeri girdiği zaman bacaklarında karıncalar gezdiğini hissetmişti. Bir ağacın yanına yattığında uzun uzun nefes alıp vermişti. Kendinden geçtiğinde güneş halen aynı yerindeydi… Şimdi aynı ağacın önünde huzursuz bir uykudan sonra gördüğü şey aynı güneşti. Aklına bir an farklı bir şey çalındığını hissetti ve aniden ayağa kalkıp arkasındaki sık ormana döndü, güneş tam karşısında olmasına rağmen ağaçlar gölgelere bezenmişti, daha fazla bakmadı patikadan tekrar aşağıdaki kumlara indi.

Yürüdü ve yürüdü. Sarp kayalar ve gökyüzünü yutmuş sular ona eşlik etti. Sayısız kez düşünceleri ile cambazlık yaptıktan sonra kayalık duvar sakince sulara yaklaştı ve yaklaştı, kumlar inceldi ve inceldi. Bir küçük dönüş ardından ince taneler setin hapishanesinden kurtuldu ve önüne büyük bir sahil serildi. Ardında “geceyi” geçirdiği sık orman halen devam etmekteydi. Kısa gri bir çizgi seçiliyordu ileride tam da ışıktan sicimlerin tükendiği yerde. “Ateş” kelimeler döküldü ağzından yavaşça dumanların kaynağına yürürken. Her adımında biraz daha açıldı gözleri, ateşin gövdesini seçtiği anda koşacak gibi görünüyordu ama ne yöne olduğunu tam kestiremediğinden hızını değiştirmiyordu. Biraz daha ve biraz daha karardı çevresi ve göz bebekleri kısıldı hafifçe, küçük bir anda dans eden havanın görüntülerini gördü. Turuncu, “altın sarısı” dedi. Fakat çok küçük bir ateşti, bu kadar duman çıkaracak kadar hacmi bile yoktu ve nasıl bu kadar parlak yanıyordu, sonunda gece getirecek kadar aydınlatıyordu etrafı ve onun dışında hiçbir şey seçilmiyordu. Gözlerine şarap gibi geliyordu, her adımında biraz daha yaklaşmak ve biraz daha yaklaşmak… “Dokunmak” dedi sesinin altından.

Sahilin arkasındaki ormandan şehvetine düştüğü kıvılcımlar kadar parlak bir şey fırladı, ateş bir anda bembeyaz kesildi, küçük gövdesi bir tipi yeliyle boğuşuyormuş gibi gözüküyordu. Altındaki kumlar kızarıp yılan kavi çizgiler çektiler sahil boyuna, bastığı zemin kesik kesik cama dönüşüyordu, gözleri sonunda ateşten ayrıldı ancak çevresine bakacak kadar zaman bulamadı, gövdesinin yandığını hissetti ve göğsünün olması gereken yerden fazlaca parlak bir çizginin çıktığını görebildi sadece, saliseler için dünya beyaza bulandı… Yanakları kavrulmuş kumlar ve sıcak cam ile yanıyordu, artık gördüğü şeyleri algılamayacak kadar büyük bir şey hissediyordu ancak ne olduğunu bilmesi de olasılıklar içinden çıktı birkaç saniye daha içinde, belki daha iyiydi. Uzuvlarından kaybolan duyu, tenine yayılan kıpkırmızı bir sıcaklık ve gövdesinin deşik kaldığı yerden yükselen tiksinç koku, saf et ve acıyla dolu.

Birde bastığı camları kıran adım sesleri, hayır belki kırık değildi ancak merak edebilmesi mümkün de değildi. “ Hoş geldin.” Dedi nazik bir ses.

Bir şey diyemedi. Sadece dinledi, sesleri; bardak yada şişe, cama benzer bir ses ardından küçük bir adım tahtanın üzerinde atılan.

“Ne içmek istersin?” diye sordu ses.

Bunun üzerine şaşırdı biraz. Zihnin duvarlarına tırmanan bir şey olduğunun farkına vardı. Sonunda gözlerini hafifçe aralamak istedi.
“ Bilmiyorum.” Dedi. Yavaşça kesik ışıkları bulanıkça seçerken.

“ O zaman viski, gerçi bu şişeyi doldurduklarında adı o bile değildi.” Nazik sesin gülümsediği sesinden belli idi.

Birkaç pencere gördü, çok kesin şekilde seçilmiş bir odayı çok kesin bir şekilde aydınlatıyorlardı. Huzmeler sanki cetvel ile çizilmişti. Önünde biri vardı, tam karşısında idi. O kadar yakın, ancak o kadar da uzaktı ki, gölgelerin içine uzansa masaya doğru düşeceğinden korkuyordu, her iki durumda da. “Uzak değil.”

“ Hem buradan hayli hoşlanmıştın, yanlış hatırlamıyorsam.” Diye iğneledi sesine yakışan bir alaycılıkla. “Gerçi burası çokta geri dönülecek bir yer değil. Haklısın…”

Tırmandı tırmandı, ancak farklı bir his ne olduğunu anlamasına izin vermedi onun. Bu soğuk ve yapayalnız şey her farkındalığı kıracak kadar güçlüydü.

“Korkuyorsun.”</description>
      <pubDate>Sat, 11 Apr 2020 22:18:00 GMT</pubDate>
      <category>Sıfır Günlüğü</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/sifir-gunlugu/sifir-gunlugu-elci-iii</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Sıfır Günlüğü: Elçi -II-</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/sifir-gunlugu/sifir-gunlugu-elci-ii</link>
      <description>Bir kadın silueti seçiliyordu, uzak ve unutulmuş bir yerin uzak bir köşesinde. Şekli sabit değildi ancak, buharlı bir camdan çevreyi gözlermişçesine hareket ediyordu etrafı. Kendisi sakin adımlar atıyor ve vücudu iyice yerine konmadan yürümeye devam etmiyordu. Birden durdu kadın fakat çevresi durmadı ve duramazdı zaten. Bir ses işitti tasviri kaybolmuş olan. Elini seçilmez bir şeye daldırdı, parlak ancak saydam ve renkli renksiz, insan benzine şekil veren zihnine aşk vurduran, düşüncesine fitil olmuş olan bir şeyi yakaladı.

“Esen gidesin yavrum.”
“Neden gedeyim anam.” sordu elindeki.
“Varmak lazım yavrum.”
“Ne için anam?”
“Ya edeceksin yeniden veya güdeceksin.”
“Ben mi anam?”
“Sen değil bu sefer dik kulaklı, şekil günahlı, senin alındığın burada vurulan hazne ile kopardığı yere tutukludur o.”

Elindeki sustu bir süre söyleyemedi bir şey.

“Hatırlamak zordur, taşırken hepsinin ahını ve unuttuğun şey olacaktır ki senin soracağın. İlk var, sonrası bulunur.”
“Ana, görecek miyim seni?”
“Biz yekpare bittik, edemezsen de özlemezsin beni.”

Kadının elindeki uzun bir hal aldı, boyutları duyulara sığamayacak kadar oldu bir anda. Bütünlüğü yakacak bir alev sardı etrafı ve kesin bir hamle ile gerçekliğin içine atıldı. Uzundu alacağı menzil ama o bilmezdi uzunu, henüz bilmezdi. Var olalı asırlar belki binyıllar olmuştu ancak, gerçekliği sadece saniyeler ile tatmıştı. İlk önce bir şey kavradı ama ne olduğunu anlamadı. “Bir şey bir şey” dedi ismini söyleyemedi. Aklına sular geldi, adını bilmediği halde, saydam gövdelerini nasıl da büyük bir hışımla kayalara vurdukları canlandı zihninde. Beyaz köpükler doldu gözlerine, sonunda şelalenin ağzına varınca uçurum gördü yüzü. Düşüyordu, anladı o düşüyordu. Ne garipti! ne garipti düşüncesi… Genişçe demenin kifayetsiz olduğu bu karartı içinde düşüyor, her alem, her anda onu çevreliyordu; türlü kumaşlar gibi üst üste katlanıyordu izlediği görüntüler ve her birinin içinden çıkan iplikler tekrar bir düzleme geriliyordu tek bir saniye için, tezlikle yırtılıp katlanmadan önce. Bekledi ve bekledi, algısal dikiş tezgahında saniyeleri izledi. Anladı ki zaman vardı, geçiyordu ve o bekliyordu, bir şeyi bekliyordu. Ancak nasıl da saçılıyordu zaman her yöne ve her şekilde düzensiz bir biçimde. Her kumaşla birlikte farklı sekiyordu tezgâhın üstünde. Bir anda algısal tezgah gerilmiş bir kumaşa yapıştı, sarıldı ve sevişmelerinin ardından daha aydınlık bir karartı çıktı. Zaman delice hareketini kesip doğruldu tek yöne yürümeye başladı. Garip geldi ona oldukça garip, nasıl bir düzendi bu ne farkı vardı diğer kumaşlardan anlamadı, aynı içini saran bir şeyin ne olduğunu anlamadığı gibi.

Salise içinde yıldızlar çalındı gözüne ve bütün kütleleriyle cennetler içinde gezinen gök cisimleri. Hepsinin saran küçük iplikler kısalmıştı artık, kumaş yekpare bir hal almıştı. Binlerce ve milyonlarca şey gördü henüz bu kumaşın içinde görülmeyen ve hepsinin düşünceleri çalındı zihnine. Karanlık ve aydınlık gibi yetersiz olan kemerin üzerine gerilmiş her türlüsü yerleşti algısına bir saniye daha içinde. Yalnız düşüyordu halen ve düşüyordu nereye olduğunu halen bilmeden. Sonunda sonsuz farklı büyüklüklerde, korkunç iştahlı olduklarını hissettiği karanlıklardan birine yöneldi menzili. Yaklaştı ve yaklaştı, büyüdü daha da içindeki bir şeyi. Sonsuz sayıda demet olmuş renk renk cisimlerden biri canlandı aklında. Saydam vücudun kayalarla vuruştuğu yere gidiyordu tam olmasa da.

Bir küre gördü, biliyordu ki küre değildi gördüğü. Tekrar düşünceler bağırdı ona bu küreden yükselen. Fakat hiçbiri, hiçbiri farkında değildi kürelerinin üstünde gezinenin, onu gölgeleyenin. Anladı sonunda nereye gittiğini, hızlı şekilde çarptı gölgenin kaynağına. Eski bir duvardı yıktığı: kendinden, alındığı kuyudan hatta ki kumaşlardan bile eski. Zamanın rotasıyla birlikle sarhoşluk geçirip gönül eğlendirecek ve sonra da küsüp evine almayacak kadar eski. Çarptığı anda yarığın içinde bitti her düzün ve her yol; içindeki o şeyde vurdu kafasına, zihnine, algısına, aklına. Ancak söylemesi için tek bir saniye kadar daha düşmesi gerekiyordu. Düştü… Kalkmaya yeltenmeden önce kendine bir şey açıkladı. O ağlıyordu ve gülüyordu, canı acıyordu ve kızıyordu, korkmadığı için kızıyordu, özleyeceğinden korkmadığı için. </description>
      <pubDate>Tue, 31 Mar 2020 22:05:00 GMT</pubDate>
      <category>Sıfır Günlüğü</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/sifir-gunlugu/sifir-gunlugu-elci-ii</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Uyum</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/tekil-eserler/uyum</link>
      <description>Her Gece Masallarını Söyler

 Uyku ile sahroş;
Açlıkla bulanıyor zihni.
Negatif uzayla sarılmış,
Duyarsız hisleri.

Renkleri aynılaşan dama taşlarına
Devamını soruş.
Gerçekten cevap almak umuduyla
Geleceksiz bekleyiş.

Merak konusu sözünün
Kırık göğün yüzüne bakan insana,
Ne oluyor çarpık uyumuna düşündüklerinin.
Fikri kadar teni de düşecek yargıya.

Boş bir tuvalken kendisi
Anlamı var mı, doldurmaya çalışmanın?
Hakkı yoktur belki,
Buraya düşünce çizgisini çekmenin.

Tek renk ve yekpare,
Tekerrür eden sindirişleri
Beyazı, siyahı törpüler
Kalmışsa farklı renkleri.

Devamı ne kadar değerli?
Uyak kaçınca tekrardan birkere
Yarık yerin yüzü cevap verir mi,
Tekrarları yeniden nüksederse.

Dünyasının sonunda yürütülür
Ufkunun ince çizgisi.
Ağır adımlarla yenileri alır
Fiskelerden yıprananların yerini

Saat kaçı vururda
Getirir şafak kapısına güneşi
Ne zaman olurda
Taşlar giyinir yalan renkleri.

Ayışığı hangi vakit sökülür zafir gökten,
ve düşer gözlerin son direnişi
Atlanır güvenliğine bilinç aşağısının.
Yok olurmuş ya sanki,
Dama tahtası,
Karışmış çizgi yumağı,
Ak siyahı;
Kara Beyazı. 

 İlkidir bir üçlemenin. 
</description>
      <pubDate>Mon, 13 Jan 2020 21:57:00 GMT</pubDate>
      <category>Tekil Eserler</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/tekil-eserler/uyum</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Cilt I: 587</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/antikler/cilt-i-587</link>
      <description>

Sarı  Şovalyenin               Düşünceleri

Sarı, oturuyordu sarı dağın tepesinde.
Gözününün seçebildiği sonsuzluklara bakıyor;
Ama hiçbir şey göremiyordu neden ise.
Sarı, bakıyordu yine, yerden göğe yükselen kumların şekline.
Hepsi elmas kadar saydam, kuvars kadar tekdüze
ve komşu olduklarını bildiği sonsuzluklarında göklerini taşıyorlar birlikte.

Sarı dağ sonsuz bir yurdu gölgeliyor yine,
Sonsuz sayıda, sonsuz insan
ve hepsi de sonsuz kere anlaşmışlar birbirleriyle.
Burasında herşey böyle;
Saydam gölgelere düşmüş yurtlar,
Nehir gibi akan kumlar,
Herşeyi içine alan sütunlar,
ve insanlar...

Okuduğumuzda anlaşılamayan şekilde,
615&apos;in dilinde de yok
495 inkinde de...
Sadece bilirlerdi, her şeyi ve her kimseyi
Sonsuz sayıda sonsuz kere sonsuzluğun içinde anlaşmış insanlar.

Peki Neyi?
Sezgi, Öfke, Neşe
Buruk düşüncelerle oynaşan her köşe
ve ne birbirlerinden uzak,
ve ne de yakın;
Ancak her şey açık
ve ancak herşey kapalı olduğunda,
Zihinlerdeki her girdap berraktı ve de tüm ayrıntılarıyla,
ve yine pusluydu bütün taşkınlıklarıyla.

Peki her kimse?
Her kimse 615&apos;lilerdi,
Her kimse 495&apos;lilerdi,
Ancak her kimse sadece birbirleriydi.
Çünkü sadece birbirleri için karşılıklıydı,
Diğer türlüsü ise sadece bir solukluk ateşkes.

Peki, Ama, Ancak, Sarı niye oturuyor bu tepede?

Satırlar ilerledikçe neden büzülüyor aklı,
Neden cam gibi bir sis sarıyor etrafı,
ve neden soruyor, ve kime?

615 ve 495 yanımızdalar her zamanki gibi,
Sarı Dağ okuyanın göremeyeceği sonsuzlukları gösteriyor,
Kumlar akıyor yavaşça saydam, sabit ve göğe.
O zaman bu göremediği şey ne?

Saydam bir cam nasıl engeller görüşü,
Geçirmez mi delikli kumaş şarabı,
Akmaz mı yırtık bir duvardan hane sedası
Ve de bilinmez mi çatlaklardan damlayan suların üzerinde denizler olduğu
Varsa bilen
Varsa gören
Ve varsa o
Nasıl olmaz ki cevabı?

Yoksa,
İlk gelen o mu buraya,
Üzerine saydam tahtalar çakılmış
Saydam camların önüne.

Neresi burası ve neden?
Bu çok saçma,
Bu sonsuz insanın,
Sonsuz kere,
Sonsuzluk üzerine anlaşmasından da,
Bunu anlatan satırlardan da,
Okuyan gözlerin tükenen sabrından da saçma.
Ve başta bekleyen maiçfktıah dan da.

Sanırısa Sarı dağın gölgelerinin bir yerinde,
Bir şekilde,
Görünmez taneler biçiminde,
Akıyor zihnine,
Her ne kadar
ne olduğunu
nerede olduğunu,
nasıl olduğunu
neden olduğunu
bilse de yine de...

Ve sözünün kesileceğine dair anlaştıkları
bir akıntı da katılayazıyor bu selin içine...
 Plkukra şbobpgkrbk naışfdf utuöujuk ıbkaöfka ngög raea bögsgylö.
&quot;Nu kb rbjbı?&quot; sbıigkrb plöuylö.
Paöf gpb ruöuylö, şbıöaö vb şbıöaö ebö şakb ngöbö ngöbö ucuışak ıayaöıbk rüsükhbibögkgk tgzçgpg ıaynlijus eairb &quot;Ngijgylöuj&quot; rgyb yakfşifylö.
Gıgpg rb sasföfylöiaö, tükıü ngög hbvanfkf ngirgdg ngö plöukuk hbvanfkf aifylö vb rgdbög gpb plöupuku ngijbrgdg ngö hbvanf vbögylö.
&quot;Sgjrg kb liahaı?&quot; rgyb gşbigylö ıayfşpfzha, çmzibög paöf ıayaifıiaörak ıayjayak Paöfya.
Nbıigylöiaö ngöaz, Paöfkfk çgöraoiaöfkf gzigylöiaö, çbibkgk raiçaiaöfkf çmziüylöiaö vb ılkusjaya şbıöaö iüzuj liukha ngö pbp yüıpbigylö yavasta &quot;Yühbibö nbkg tadföahaışfö pakföfj.&quot;
&quot;Vb plköa?&quot;
&quot;Plköa-&quot; rgylö Paöf, vb apifkra iüzujpuz liak ılkusjaiaöf nu pbcbö çbötbışbk oayiasşfıiaöf ngö çgöraoşak pmzibög tfıaöfylö,&quot;-pfkf ngijgylöpuk...&quot;
Plkukra Paöf paöf ucudu aörfka aifylö vb payraj ngö oupu ıaoiayak sbccac şaeşaiaöfk gtgkrbk parbhb çmzibögkgk gtgkrb ıg rlkuı ngö naıfs vb jaş ngö çüiüs pbtgigylö.
Vb ıujiaö yuöru çmiçbigylö,
Paöf rad aıfylö plkpuz tbvöbkrbk,
Jaş çüiüs pgpgk gtgkrb ıaynliuylö,
Gıg rlkuı naıfs nuiusuöıbk
vb rb çmöükjbz obörb eâiâ nlyu raiçaiaöia lykasföıbk.</description>
      <pubDate>Sun, 04 Aug 2019 17:21:00 GMT</pubDate>
      <category>Antikler</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/antikler/cilt-i-587</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Cilt I: 700 - 474</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/antikler/cilt-i-700-474</link>
      <description>Denilirdi ki,
Irak bir köşesi varmış dünyanın.
İki tane aslı:
Birini ikisi,
İkincisini beşi sarmalarmış.

Okurlar ki,
Bu mısra sıransında anlamışlar.
Yazılanlar yalnız olan adına yazılmış.

Adı yokmuş,
Kendini üzerinde barınanlar adlandırmış.
Karşı iki kıyıda oturup,
Birine bakıp
Diğerinin suyuna gitmeyen,
Tam olduğu gibi ortada kalan,
Bir isim vermişler ona.

Deniz demişler adına.

Neden mi?
Kim bilir neden...
İsmi bu olmuş.

Bütün evreni saran
Çevrenler altında,
Sütun sütun yükselen kumlarla
Oyun tutan manzaranın azı böylece göz boyarmış.
Ola ki güzellikte birinci değil ise,
İkincilik esirgemek,
Göz zevkinden mahrum olmakmış.

Estetiğinin en ince detayı
Onun üzerinde bitip
Uçuşmayı ret eden kumlarıymış.
Havai aleme küsmüş
Bir demet ışık,
Göklerden saklanmaya çalışır gibi görünürmüş.

Onu çevreleyen sonsuz kıyılar,
Onlar üzerinde yaşayanlar,
Paylaştıkları çevrene basılmış bu gravürün
Bir armağan olduğuna inanırmış.

Bu sebeple hiç göz göze görememişler.
Onları ayıran güzelliği
Sadece çirkin cezalar
ve karanlık yargıları uğruna aşmışlar.

Aşmışlar.
Aşıyorlar.
Aşarlar.

Kalastan yüce kadırgalar,
kalyonlar, baştardalar ile aşarlar.
Her birinin inançları ile boyanmış
Yelkenleri ışıklara aşarır.
Ağarır.
Alfabeye beş harf bırakır.
üaşut&apos;a boyanır.
 Pblöğjböğ ih,
Pmlpşv ütvcühlc,
Mjşöpb ehöh gbihk,
Etstl ebpkb,
Mlşl öcldhlc etötlcyci.
Mlşl dnöztft öcldc.
Mlşl iğüğpğlğl öcldhlc.
Mljböğl dnöztft öcldc.

Übjbljböğl,
Ycvbjböğl,
Übödğjböğl öcldhlc.
 
 Uc,

Tvcöhlc bpsğijböğ abörbçğ bi icpcl ğrğijbö.
Hih ihrhlhl ütvtlc ebiğümöjbö.
Mljbö hpc ehöehöjcöhlc.
Pcühöjcöhlzcl öclijcö ciphi dnvjcöh
M ibzbö übiğl uc m ibzbö şvbijbö ih
İcphrkhümö ebiğrjböğlğl ahvdhph.
Pbzcyc ebiğümöjbö,
Pmlpşv şvbisbl,
Ehöh ehöhlc,
Zhfcöh zhfcöhlc.

İhkpc,
Hpsckhümö,
Dnöztijcöh,
Hih ücöhl çböijğ öclijh
Ehö ecübvb emüblkbpğlğ.</description>
      <pubDate>Sat, 03 Aug 2019 21:45:00 GMT</pubDate>
      <category>Antikler</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/antikler/cilt-i-700-474</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Cilt I: 615</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/antikler/cilt-i-615</link>
      <description>700 ile 587 yanında
Unuttukları uğraşların arasında
Ve büyük ifadesinin küçük kalacağı bir kalabalığın ortasında,
Bir çift göz dinlemeye çalışıyordu anlatılanları.

&quot;Başlangıcı yaşamımızın,
gösterdiğim şu kumlar,
taşıdıkları gökyüzü,
hepsi,
bir maiçfktıah ile yaratıldı.&quot;
Parmağı kilitliydi havaya,
Adımları yere.

Kükredi kulaklara renk veren ateş
yaydı turuncu kokusunu tenlerine,

Devam etti:
&quot;Unutulmayacak bir detaydır
bizim varlığımız için,
ve gerçekliği vardır
bu sebeple her çabanın...&quot;

Oda doldu sisli sözcüklerle
&quot;onu tekrar yaratmaya çalışan.&quot;
Kelimeler sustu.
Hava aldı sözü bir salise kadar.
Okundu tekrar gözlere puslu bir endişe,

&quot;Kolay mı?
Değil tabi ki de...
Hayır, hem de hiç,
düşünülemez bile kolay olduğu,
düşünmeyin sizde kolay olduğunu.&quot;

Gözlerin sahibi işitiyordu
Sözcüklerin suretini,
Ciddiyetle bakıyordu harfler,
Her sesten telaşa ilişkin bir koku yayılıyordu.

Devam etti satırlarının seyri:
&quot;Fakat mühim değil,
Biz anlatamayız bunu zor yada aksi şeklinde,
Verilmemiş bize bunun görüsü.&quot;

Ateşten bir kor daha düştü.

&quot;Verilmemiş hissi,
ve kokusu,
ve tadı
ancak ki acı bir tuzu.&quot;

Abeceyle ışıldadı kulaklara,
Turuncu koktu gözlere,
Tuzlu hissettirdi tene,
Sözcükler dolandı birbirine.

Taş gibi görünen,
Taş gibi kokan,
Taş gibi hissedilip,
Tadı rengiyle eş olan
Sütuna düştü gözler.

&quot;Verilen ise işte bu.&quot;
 Vşkşrdi uhö ötzedö cpsh,
Pcpjcö uşjdlğijdrsğ,
Sşöşlyş ptsşl enz iğöosğ dscrc.

Djbğökdbğ m.

Pmlşlbd vhlc dscr icpsh ötzedöğl ucrjhphlh.
&quot;Ücöcycfhkhz uş.&quot;

Bşvşjdöğ şzdlbğ vcöc,
Enzjcöh vmöşjkşrsş bhljckciscl,
İdörğpğlbdih hpc bcüdk cbhvmöbş gdödöcsjc

&quot;Djdydfğlğz hpc idjdl gcörcv.&quot;

Uhssh pnzjcö gğzjğyd,
Bşveşjdö bmjdrsğ ütyşbşlbd
Bmföşjbş bşvşjdöğ,
Ağidödkdbğ bhjhlbcl jdihl
&quot;Ldpğj&quot;ğlğ.</description>
      <pubDate>Sat, 03 Aug 2019 21:38:00 GMT</pubDate>
      <category>Antikler</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/antikler/cilt-i-615</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Cilt I: 495</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/antikler/cilt-i-495</link>
      <description>587 ile 474 yanında
Uzun zamanların arasında
Ve büyükçe bir ibadethanenin ortasında,
Dört küçük yeşil göz aralandı.

İçerisine akşam ışıkları vardı,
ilk hanenin,
sonra ibadetlerinin,
sonunda gözlerin...

Gövdesinde barındığı
Kadim ağaçların ortasına kurulmuş,
Sarmaşıklarla dolanmış
ve geniş yaprakların beyaz salkımlarla örttüğü
Kumlu gökyüzü altında ki bu yerde,
Küçük yeşil dünyaya iki çocuk bahşedildi.

İlkin bir göz yaşı düştü bir kadından,
İkincisi bir adamdan
ve kalanları ise bir kaç hizmetkardan
kumların ve adamın ve kadının,
inançlarının aşkına...

Sonsuz uzakta ve yakında,
Adımlar ötesinde,
İki dağın bitişiğinde,
Eski taşlar, dallarla kurulmuş sütunlar,
Tümünü çevreleyen zümrüt surlar içinde
bir abartılı sandalyenin gölgesi belirdi o anda.

Minik çocuklar, küçük dünyanın büyük hükümdarına kader olmuşlar,
ve sonu olamayan sayıda insanın ülkesine de varis sayılmışlardı.

Ancak henüz bu satırda başlarına yıkılmadı dünyaları.

Çatlamaya başlayan tavanları,
Dünyaya getirildikleri günün akşamında,
Sonsuz kumların ışıklarında,
Mutlu bir çiftin
ve huzurlu bir ülkenin
düşünceleriyle birlikte
görünmez bir kusur haline geldi.

Sıvandı üzeri ikisi için aşkla,
hizmetliler için inançla,
Gelenekle kalanlar için.

İçin için belirdi hisleri,
ileriki düşüncelerin sahiplerine,
ve sınırsız kumların 25,2,11,25.&apos;si geçti
olay ufkundan tekrar,
maiçfktıah sı serildi abeceye.
 Ytvtsbt eçkcı
Eorşçpısrız jğkğfğ jnmulumt uyltytm aıpı.
Bnhujktpğm şçmı, jul vç ruykt ştmğsşğ
rnfuj vç rğhtj gırrçşşıkçp ıkj cçdt,
Eçkçmçjkçpımç ıjı bnhuj ctgt jtşğkcğ.

Ynpeum eozkçpı luşku nkltrğ eçpçjçm
Juşku gızlçşbı...
Thğykt şışpçcı gırkçpı,
Dıjıpkçp vupcu atsğmt,
Cğsğmct ırç güzümkü aıp ltşçl eçzcı ktjım.

N,
Aıkıynpcu,
Jçmcımı ımzıvtyt bçjçmkçpım aıkcıjkçpı
aıp sçyı.
Roykçlçyç cıkı vtpltcğ.
Mtrğk nkrt tmktsğkthtjşğ.
Njumthtjşğ jtcçpç ştgş juplus ytzltktp.

Ztltm eçbşıjbç,
Tkdtaç ıkçpkçcıjbç,
Rtşğpktpt rğpt eçkcıjbç,
Jğştktp jnmusumht,
Cojükçhçj nktm eozytsğ nkthtjşğ,
tmhtj vç tmhtj aıp bıdş eozcçm.</description>
      <pubDate>Sat, 03 Aug 2019 21:30:00 GMT</pubDate>
      <category>Antikler</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/antikler/cilt-i-495</guid>
    </item>
    <item>
      <title>.mürekkep</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/tekil-eserler/muerekkep</link>
      <description>Selam mı denir? Merhaba mı, nasıl başlanır söze? Bilmem ki nasıl görünecek zikrettiklerim sizin göze. Ama anlatayım yine de, varsa ivediliği kelimelerin belki işlenir birilerinin zihnine. Kararsız tümcelerim içine düştüğüm tekrarı açıklamak amacıyla var oldular, ama isteğim haricinde olsa yada olmasa içlerine damlayacaktır özüm sözlerimle. Aslında dürüst olmam gerekirse, kendimi sakin... Hayır sakinim, başlamalı artık tasvire.
Benim hayatım açık sözle bir mapus hayatıdır. Neresi bilmem burası ancak buranın içine hapsedildiğim bellidir bana. Nedenini de, pek bilmem. Aslında bilmediklerimi saymakla sürdürürsem cümlemi size de pek bir şey gösteremem. O sebeple bildiklerimden gitmeli düşüncemin çizgisi. Evet, mapus hayatı yaşıyorum şahsımın ,ve muhtemelen kimsenin, yerini öğrenemediği bir yerde. Ancak, buranın nasıl bir yer olduğunu size öğretmem mümkün. Burası bir koridor. Uzunca bir koridor. Fazla çok fazla... Sonsuzca uzunlukta bir koridor demeli en iyisi. Sol tarafı ,zımparalanmış olduğunu zannettiğim taşlardan yapılmış. Sağı daha kusurlu kesme taşlardan kurulmuş. Aralarında ki fark ise sağda bir yerler var. &apos;&apos;Nasıl bir yerler, derseniz?&apos;&apos; oldukça güzel bir soru sormuş bulunursunuz. Cevabı ise kapılar ve hücrelerdir. Hücrelerin parmaklıkları arasında kapılar olsa da, böyle ifadesi daha kolay. Çünkü her yerde kapılar olması sıkıcı... yorucu olmaya baş... Hayır, çünkü kapılar ve hücreler biraz farklı. Kapıların arkası örülmüş -zımparalı taştan örülmüş; böyle fark ettim iki duvarın farklı olduğunu- oluyor genelde. Hücreler ise her zaman, yani her zaman aynı. Ne kadar aynı? Ne kadar mı aynı? Hepsi 14&apos;e 11 adım genişliğinde, içleri boş; yani bir metal bardak, hani o parmaklıklara sürülenlerden, hariç hiçbir şey yok içlerinde. Bunlar koridora rastgele dizililer.
Şimdi yanlış anlamayın istisnalar vardır eminim bu anlattıklarıma ama ben uğraşmak... Hepsini inceleyemediğim için böyle aynı olduklarını varsayıyorum. Çünkü her kapı ve hücreyi incelemem bu yerin doğası sebebiyle ne olası ne de benim için güvenli. Ben burada yalnız değilim. Sanırım değilim. Evet, ben muhtemelen, burada yalnız değilim. Burada göze görünmeyen bir şeyler var. Demem o ki &apos;&apos;hayalet&apos;&apos; değiller. Onlar daha çok saydamlar. Biraz camı andırıyorlar. Emin olabilirsiniz ki koluma... Size temas edebiliyorlar. Çok arkadaşlık kurmaya yatkın değiller. Oldukça öfkeli yaratık... Varlıklar. Ama, sadece koridora çıktığınızda size saldırıyorlar. Saldırı mı? Saldırı, evet size koridora çıktığınızda müdahale ediyorlar. Hemen olmuyor ama bu müdahale, genelde sizi takip ediyorlar ilkin. Gizlenmiyorlar da, oros... Gizlenmek konusunda yetenekli değiller, genelde adım seslerinizi taklit etmeye çalışıp başarısız oluyorlar. Tabi, takip edildiğinizin farkına vardığınızı onlara hissettirmeyin. Yoksa kolunuzu kır... Yoksa üzerinize çullanabilirler. Sizi öldürmüyorlar sanırım. Ama ayıldığınızda, rastgele bir hücrenin içine kilitlemiş oluyorsunuz. Böyle olmadığında ise sizi sol duvarın üstünde konuşlanmış parmaklıklı pencerelerin ışığına kadar takip ediyorlar. Sonra da size müdahale ediyorlar, her yönden.
Burası genelde karanlık bir yer. Karanlığın içinde bir şeyleri seçmeniz mümkün ancak, bunun gözlerim için sağlıklı... çevre görüşü için yeterli olmadığını belirtmeliyim. Asıl ışık kaynakları bahsettiğim korkuluklu pencereler. Onların ardında güneş ve gökyüzü ve bir daha sönmeyecek bir ışık... Yani bu karanlık, yete... Ama ya orası dışarısı is... Çıkmak istiy... Dışarı ışığa çı...
Henüz pencerelerin ardında ne olduğunu gözlemleyemedim.
İstisnalar var demiştik. İstisnalar, istisnalar, nelerdir onlar? Misal, bazen kapıların ardı boş değil. Yada boş mu? Yani kapı örülü değil. Bazen kapıların ardı zımparalanmış, ve pencerelerin ardına bakmak için tırmanması oldukça zor, olan lanet olas... taşlarla örülü değil. Ve artlarında bir oda var. Güzel bir oda sanırım. Çok hoş ve karanlık. Adımlarımla ölçecek vaktim olmadı maalesef, nedeni ise saydam peze... saydam varlıkların bu odaları bulduğunuzda oldukça sinirleniyorlar oluşu. Bu odaların içinde merdivenler bulunuyor genelde. Zirvesinde ise yine yeniden yeni bir koridora çıkıyorsunuz. Vardığımız koridor yeni mi, aşağıdaki ile aynı mı bilmiyorum ancak, bu merdivenlerden çıktığınız surette, hemen bir hücre içine girilmesi ve kapının sürgüsünün çekilmesi gerekiyor zannımca. Yapmadığınız taktirde suratsı... varlıklar sizi gerçekten öldürebilir. İçinde bulunduğum hücrenin parmaklıkları yere paralel mevkide eğrilince böyle bir kanı içerisine girdim. Beş gün sürdü, beş gün boyunca... Parmaklılara vurd... Çok fazla ses...Çok sesli, yete... Çıkmak! Çıkmak, buradan çıkmak, dışarı, dış, dış dış dış dış dı...
Başka istisnai bir örnekte şu olabilir. Bazen, sadece dışarıdan açılabilen, hücrelere hapis olduğunuzda; yine gözle düzgün seçilmeyen bir şey hücrenizi izlemeye başlıyor. Tam da parmaklıkların önünden. Bunun şeffaf olanlarla aynı olduğunu düşünmediğim gibi, bir ruh türevi bir şey olduğuna inanmayı da ret etmiş bulundum. Sonra parmaklıkların içinden geçip kendileri yanıma oturdu. Hani evrenimizde var olan neredeyse en temel fiziksel yasalar gözlerimin önünde çiğnendiğinde daha büyük bir korku içine bürünürüm sanmıştım. Ancak pek öyle olmadı. Kendisi, bu görünmez insan, oldukça yardımcı yada öyle olduğunu tahmin ediyorum. İçinde bir hafta uykusuz kaldığınız hücrenizi açmakta yardımcı en azından. Koridora çıktığınızda bir süre size eşlikte ediyor. Biraz güvende hissedebilirsiniz kendinizi yanında, ama yakın zamanda bir pencere bulmadığınız takdirde gitti. Gitmiş oluyor yani. Yanınızda kalamadığından muhtemelen. Tabi neden kalamayabilir? İşte güzel bir soru. Neden kalabilsin ki? Değil mi ama? Neden bir sonra ki pencerede tekrar karşınıza çıkabileceğini düşünün ki? Düşünmeyelim o sebeple... Yoksa şeffaf anasının merhametinden yoksun olan varlıklar sizin bacağınıza müdahale etmeye çalışabilir.
Şimdi şu şekilde çok iyi bir gözlemci olduğunuzu dışa vuracak bir soru sarf edebilirsiniz bana: Sen bunları nasıl yani, iletiyorum size? Kalemle efendim ve bu kesin. İşte kesin şekilde elimde bir kalemle, yazıyorum şu an. Bir kağıdın üzerine buseler konduruyorum. Ben bunları metal bardakların içinde buluyorum. Muhtemelen size de öyle denk gelecektir tahminimce. Kalemi ilkin kendimi burada bulduğumda bulmuştum. Güzel bir kalemdi, biraz eski mi? Daha çok bir antika, müzelik bir parçaya benziyor. Yanıma aldığım da iyi olmuş çünkü diğerlerinin içinde hep kağıt buluyorum. Ve hiç birinin içinde mürekkep yok... Hiç yok hem de. Bir sefer hariç yok, merdivenlerden çıktığımda bulduğum bardağın dibinde bir kısım vardı. Kapıyı kapatmak için koşunca onunda bir kısmı üzerime döküldü. Yine de bir süre daha bu sıkış... Sıkıştı... Mekanı size tasvir edebileceğim sanırım.
Bugün çok ilginç bir hipotez kurdum. Şeffaflar yine oldukça... Biraz fazla hareketlilerdi. Boynumu hissedemedim. Şah dama... Bir şey gird... Acı, fazla acı... Ancak, bu sefer yeni bir şey kavradım. Size aktarmalı bunu, size hemen aktarmalı. Sizce de bu sülaleleri bell... Yani varlıkların bu şekilde davranmaları için bir şey olması gerekli değil mi? Yani bu her zaman ki ,koridora çıktın şimdi ölümünle yüzleş, şeklinde olan bir müdahale değildi. Bunun bir sebebi var ve o da merdivenlere yaklaşmış olamam. Bu iyi bir haber, bu muhteşem hatta. Tahmin ettiğimden daha az mürekkebimin olduğunu fark ettiğimden iyi. Belki, tekrar karşılaşabileceğim. O zaman muhteşem olur, evet o zaman olur.
Tamam, tamam, tama. Yazmak istiy. Tamam diyorum az yazmam lazım. Uyumadım. Bayağı oldu. Hücreden daha çok oldu. Adım sesleri duyuyorum. Ama Saydamlardan gelmiyor. Yine ışıklarda saldırıyorlar ama. Neyse çabuk bulmam lazım merdivenleri. Mürekkep hala az. Buradan çıkm. .. . Merdivenler, evet bulurum yakında. Heralde, umarım.
Dörtgün sonra buldum. Burada gün yok ama neyse. Herhalde öyle bir şey geçti. Kapıyı açtım ama Saydamlar saldırmadı. Bu sefer merdivenler çok yüksek. Uyumam lazım. Ayakta zor duruyorum. Puştlar öldürmeyecekse de burayı tırmanırken düşerim kesin. Kalem muhafazasından çatlakmış bu arada. Etrafına üzerimdekini sardım, ama. Bulacam yazı şeyini işte. Mürekkep. Yakında hücre var orada da uyuyacam. Bir daha buluşmam lazım onunla.

çok ses var. heryerde çok ses var. geçen seferkinden çok yüksek. uyudum. uyandırdılar. hepsi vuruyor parmaklılara. mürekkepte her yere akmış. hareket ettikçe daha çok vuruyorlar. çıkamıyorum. merdivenler yan kapı gidemiyorum. çıkamıyorum. çıkamıyorum çıkamıyorum girecek. içeri gelecekler. sıçtım. bit bit ti m . parmaklık kırılacak korku yor um korkuyorum mürek kkkepte bitec</description>
      <pubDate>Wed, 08 May 2019 21:04:00 GMT</pubDate>
      <category>Tekil Eserler</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/tekil-eserler/muerekkep</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Sıfır Günlüğü: Elçi -I-</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/sifir-gunlugu/sifir-gunlugu-elci-i</link>
      <description>&quot;Nereye gideceğini biliyor musun?&quot; dedi nazik bir ses.
&quot;Hayır.&quot;
&quot;Ne yapacağını biliyor musun pekalasında?&quot;
&quot;Sanırım... Evet diyebileceğim kadar da hayır diyebilirim.&quot;
&quot;Bilmiyorum demek için ilginç bir yol.&quot; iğneledi sesine yakışır bir alaycılıkla.
Aslında havada asılı olan tedirginliği anlamak için deha olamaya pek gerek yoktu ancak bu noktada söylenecek pek bir şeyleri de kalmamıştı. Bir gülümseme takas ettiler birbirlerine.
Ardından düş aleminin iplikleri kopmaya başladı zihninden, gerçekliğin halatı onu bedenine geri çekti. Gözlerini tekrar açtı yavaşça. Normalde oldukça huzurlu bulacağı bir sahne dönüyordu gözlerinin önünde. Güneş batmayayazmış; gök, ucundan kırmızı mor seçiliyor, fakat gelen ışıktan sarı kesilmiş meşe yaprakları bulutların görünmesini engelliyordu. Tabi ağaca saplanmış bir kama da cabası...
Mayışmış gözleri, fal taşı gibi, sonuna kadar açıldı önce; sonrasını beklemeye kalmadan ayağa kalktı, sırtını ağacın gövdesine yapıştırdı. Seyrek meşelerin uzun gölgelerini gözlemeye başladı. Açıklığa baktıkça daha sert yaslanıyor, nefesi hızlanıyordu. Oradan buraya fır dönen gözleri, önünde bir şey olmadığına emin olmamıştı ki, hızlı bir hareketle ağacın arkasına göz atmaya girişti. Huzursuz tenhalık dışında eline bir şey geçmedi, yine de bir süre ileri geri yürümeye devam etti.
Ürkek voltaları bacaklarını yorduğunda, adımları onu yerdeki kan izlerinin önüne götürdü. İçini panik sarsa da kısa sürede kendini meraka bıraktı. Yaklaşık yirmi dakikadır ağacın sol hizasında bir çizgide yürümekteydi. Adım attığında bacağının parça pinçik hale geldiğini hissetmek yerine... Hiç bir şey hissediyordu. Yırtılmış paçasını sıyırdığında, bacağının hali gerçekte merakını doğrular nitelikte bir görüntü sundu. Derin yarık kaybolmuştu; ne bir sızı, ne bir kan lekesi, yaranın izi bile çok seçilir değildi. Paçasının ne halde olduğunu görmese, hiç yaralanmadığına ikna edebilirdi kendini. Tabi bide buraya kendini atarken geride bıraktığı kan izleri de vardı. O zaman bu... Yani... Herâlde kendini öldürmek isteyen o şey, bunu yapmadıysa... Ağaca düştü cevap arayan gözleri, ışıldayan simgeler görünürde yoktu; ancak, sıkışmış &quot;bıçağın&quot; sırtında bir çanta asılı duruyordu.
Çantaya eli dokunur oldu ki bıçak yerinden çıkıp çimlerin üzerine düştü. İrkildi, bir kere daha çevresine baktı tatminsizce; meşenin uzun sık yaprakları dışında hareket eden bir şey yoktu sessiz açıklık boyunca. Eğilip düşenleri aldı, incelemeye başladı. &quot;Bıçak&quot;, bıçak denemeyecek kadar uzunca idi, belki de bu yüzden çektiğinde çıkaramamıştı. Tümüyle çelikten daha parlak, gümüş renkli bir metalden yapılmaydı. Üzerinde bir çizik bile yoktu ancak gözü yormayan birkaç işleme ile süslenmişti taşlamaları. Sapına tutmak için beyaz bir de kumaş dolanmıştı. Çanta ise daha alışıldık bir görünümdeydi. Meşinden yapılma ve oldukça sert. Ön yüzünün kenarına doğru turkuaz renkli atlastan kalın bir şerit geçilmişti. Kenarları ise, tutarlı şekilde, sertçe keçe gibi bir kumaşla kaynaştırılmıştı. Hâliyle çantanın içine de bakmaya başladı. Bıçağın kendine yakışır sadelikte toprak rengi bir kın, eski görünümlü turkuaz-kahve bir matara...İçinde de nahoş kokulu bir içki ki içmeye cesaret edemedi. Sonunda da ketenden yapılma, boş, küçük bir bohça çıktı çantadan.
Kını kemerinin arkasına iliştirdi. Bıçağı yavaşça yerine yerleştirdi. Çantayı ise daha da yavaşça kapattı... Çevresinde parmağını tam basamadığı bir tuhaflık vardı. Ayıldığından beri de oradaydı. Tabi iki kere ölümden dönüp, sihirli bir şekilde ölümcül düzeyde kan kaybından kurtulmuş olması veya ne kadar zamanadır güneşin batmamasıyla beslenen paranoyası ile her şey açıklanabilirdi fakat... Bu, içine terör salan soğuk bir his değildi; hatta onu tehdit etmeye niyeti olan bir şeyin varlığından bile söz edemiyordu. Sadece... sanki olmaması gereken bir şey olmuştu. Sanki... Sanki bir deprem sonrası, yıkık şehrin sokaklarında gezmek; toprağına kadar kavrulmuş bir ormanda yürümek gibiydi. İzole ediyordu insanı zamandan; günler geceler geçse bile, zayıflığının güçlü varlığı hiç geçmeyecekçesine... Nasıl bir saat sonra aynı ise bir asırda da aynı kalacakçasına. Kafası iyice ağırlaştı bu düşüncelerle, bariz şekilde buradan ayrılmak istiyordu. Bu sürede o şey, ona saldırmamıştı; sanırım şimdilik güvende olduğunu var sayabilirdi.
Meşeden uzaklaşmadan önce bıçağı ile bir çarpı attı gövdesine, belki yazılar onu bir daha kurtarabilirdi... Sonunda değişmemeye inat eden gün batımına doğru yürümeye başladı. Çimler sarı kesilmişti. Gölgelerin boyu değişmemişti. Gök kırmızı,mor ve sarı arasında gidip gelmekten sıkılmamıştı ama o buradan yeterince sıkılmıştı. Yaprakların koruyucu örtüsünden çıkınca resmin eksik kısmı gözleri önüne serildi. Bulutlara bir şey olmuştu, daha doğrusu içinden bir şey geçmiş denebilirdi. Oldukça da şiddetli bir şekilde yol almıştı anlaşılan. İzlediği rota boyunca çevresine saçılmış, parlak, kesikli çizgiler bırakmıştı ardında. Güya yıldızlar bir sicime geçirilmiş gibi görünüyordu. Bulutlarsa çizgilerin çevresine tutunmuştu; ne onlar hareket ediyordu, ne de &quot;çizgiler&quot;. Gökyüzü yırtılmışa benziyordu ve de kesin bir hamleyle. Kalan izleriyse, kazınan devasa geçidin ortasında iyice sıklaşıyor; yavaş yavaş açıklığın alçalan kısımına doğru sönüyordu.
Bakışlarının iliştiği yere, ayakları yürümeye başladı. Gözlerini kırpmaya bile cüret edemiyordu. Bu huzursuzluktan uzaklaşma ümidi ise esrarengiz izler gibi, açıklığın seyrinde kaybolmuştu.

 Hikaye Birahanesi</description>
      <pubDate>Mon, 02 Apr 2018 20:53:00 GMT</pubDate>
      <category>Sıfır Günlüğü</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/sifir-gunlugu/sifir-gunlugu-elci-i</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Taş İzi</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/tekil-eserler/tas-izi</link>
      <description>Uzak diyarların birinde
Eğer unutulduysa ismim bugün,
Hatırlanacağı yoksa bıraktığım hiçliğin,
Yıkın adıma dikilen taşı
Hiçliğimde gidecektir ardından.
Ben unutmadan unutulacaksam eğer,
Yırtın anılarınızı,
Yakın hatıralarınızı,
Beyaz boşluk kalasıya,
Taşın izi kaybolasıya kadar.

Sözlerime karışan her kelime,
Daha içli söylenmişse eğer binlerce kere,
Anlamı olacağı yoksa bir daha söylenir ise;
Karalayın varlığımın üzerini,
Sözcüklerimde bulanacaktır siyaha.
Vaktiyle yaşadığım hayatın
Her anında yaptığım beyanlarım,
Bir şımarık çocuğun
Umutsuz çırpınışına benziyorsa eğer;
Bitirin beni, beyanlarımda bitecektir benimle.

Ben sustum diye susacaksanız eğer;
Konuştuğumda konuşmayacaksanız bir daha,
Tanıştırmayın kendinizi tekrar.
Ne hayatınızı,
Ne ailenizi,
Ne arkadaşlarınızı,
Ne derdinizi,
Ne ölümünüzü,
Ne doğumunuzu,
Alın hepsini;
Alın benden, olmamış bilgilerinizi.
Ben de tanıştırmam kendimi bir daha.

Bedenime ruh üfleyen tanrı halen izliyorsa sizi,
Ancak konuşmak istemiyorsa siz ile,
Küsmüş sanıyorsanız nedensizce;
Yaşayın hayatınızı en aynı şekilde,
En boş şekilde.
Bırakacaktır umutlarınız yakanızı.
En karasında alın bir makası,
Parçalayın yakanızı,
Düşürün dikilen tüm kumaşları.
Kalmayacaktır böylece,
Elle tutulacak bir şeyiniz geride.

Artık sinirlenmekten sinirleniyor,
Korkmaktan korkup,
Yorulmaktan yorulmuşsanız;
Ne üç çeyreğe bir aspirin,
Ne çekip kurtulacak bir dişin,
Sonuçta:
Silinecektir sizliğiniz,
Gidecektir hiçliğiniz,
Bitecektir sıradanlığınız,
Karalanacaktır sözleriniz,
Düşecektir yakalarınız,
Taşınızı da küskün tanrı yıkacaktır zamanla.

Hikaye Birahanesi</description>
      <pubDate>Tue, 16 Jan 2018 20:47:00 GMT</pubDate>
      <category>Tekil Eserler</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/tekil-eserler/tas-izi</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Yıl Sonu Şiiri</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/tekil-eserler/yil-sonu-siiri</link>
      <description>Bir yıl önce esmeye başlayan rüzgar, kesiliyor hafiften.
Artık dar sokaklarda ıslık kılığına büründüğü zamanları hatırlayan,
Bir iki kişi kalıyor sadece.
Rüzgarın iki senedir estiğini bilen ise, unutuyor anılarını istemeden.

Üç yıl önce başlayan yağmur, yatışıyor sessizce.
Küçük bir bahçenin üzerine çiseliyor bundan böyle;
Rüzgarın yeni, kendinin genç olduğu zamanları hatırlarken.
Aynı dört yıl önce, gökte yalnız olduğu anlardaki gibi...

Beş yıldır havada gezinen bulutlar, ağlamayı kesiyorlar sakince.
Kıt kalan şimşekleri ellerinden kayıyor,
Bazısı saika olarak gözüküyor beriden.
Belli ki hâlâ altı yıl önceki gibi naifler.

Yedi yıl önce sökülen bank, hâlâ alınmamış yerinden.
Terk ettikleri kenarında, olanları izliyor ilgisizce.
Az bir rahatsızlık hissediyor,
Sekiz yıl önce oturağını kirlettikleri vakittekine benzeyen.

Dokuz yıl önce bankın önüne sinen çocuk,
Anlamsızca bakıyor alçalan basamaklara.
Diplerine attıkları boyalar düşüncelerine karışıyor.
Kaç yıldır orada dikildiğini bilemiyor ama.

On yıl önce banka oturan kız,
Yanındaki bir gölgeye bakıyor neşeyle.
Aklında, bulunduğu yerin nasıl bir anı olacağı geziyor;
Yıllar önceki hislerine, benzememesini umarken.

Bu kaybolan seneler içinde, bencilce yılgın çocuk,
Bencilce güçlü kıza bakıyor.
Kız ise yanındaki gölgeye.
Çocuk ne kızın hikayesini öğreniyor,
ne de bakışlarını alabiliyor üzerine.
Kız ise duygularını taşıyor başka şehirlere.
Yılların, günlerin, saatlerin, saniyesinde
Çocuk iniyor basamaklardan,
Kız gidiyor gölgesiyle.
Hafifçe esen yelin son demi,
getiriyor çocuğa isteği son haberi.
Artık sonunda, kimse hatırlamıyor burukça birbirini.

 Hikaye Birahanesi</description>
      <pubDate>Thu, 21 Dec 2017 20:29:00 GMT</pubDate>
      <category>Tekil Eserler</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/tekil-eserler/yil-sonu-siiri</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Sıfır Günlüğü: Olanaksız</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/sifir-gunlugu/sifir-gunlugu-olanaksiz</link>
      <description>Durgun bir deniz, rüzgar da hafif haliyle; küçük bir kayık üzerinde tıngır mıngır gidiyordum can havliyle. Ne zaman karaya vurdum da bir ormanın içine savruldum bilinmez. Boy boy türlü türlü ağaç, ne kış ormanı ne yaz ormanı; nerede olduğunu anlamakta pek olanaksız. Aydınlık desen değil karanlık desen değil, ışıklar parlıyor gölgelerin içinde ;soluk bir mavi-yeşil arası gidip geliyor hüzmeleri hafifçe. Belli ki çok hayatı yutmuş orman varlığı boyunca, belki de ondan böyle siyaha bürünmüş yas tutarcasına. Üç adım öteni göremiyorken gideceğin yolu seçebilmek hayret verici ama eminim yakınım artık o hayırsız yere.

Gittikçe daha da derinlere, denizin sesi soldu yavaşça; bıraktı kendini derin bir sessizliğe. Ne bir uğultu, ne bir inilti sadece ayaklarımın altında ki toprağın sesi...Ara sıra yapraklar karışıyor adımlarıma, belli ki yeni düşürmüş ağaçlar çatlamıyorlar basınca. Ağacın yaş yaprak düşürdüğünü duymadım ömrümde, bir hayvan da gelmez bu kadar derinlere... Biraz kifayetsizimdir ancak ya bir koparan geçmiş buradan zamanında yada daha da yakınım artık o hayırsız yere.

Birden bir rüzgar aldı başını beraberinde de şapkamı, balık istifi gibi ağaçların neresinden esebilir ki öyle bir yel merak ederim, ormanın nefesidir belki de. Üzülmem aslında o kadar, uçan şapkam bir armağan olmasa; ama dönüp aramak şansım çok yok ;en azından son bir kez yakaladım gözümün ucuyla, hatırası kalır artık ben unutasıya... Doğrusu artık mühim değil çünkü sonunda vardım artık o hayırsız yere.

Birkaç uzunca çalının ardında kendimi gördüm bir anda, büyük aynanın içinde bana bakıyordum öylece. Adım atınca çalıdan ileri, kaldım bir banktan beri; ayna dalgalanınca hafiften sonunda gözlerimi ayırabildim &apos;benden&apos;. Bakınca çevreye şöyle bi, bulmadım aynanın çerçevesini; ortasında süzüldüğü açıklıktan gayrı değmiyordu bir şeye.

Az bir çabayla vardım aynanın yanına, yavaşça dokununca; bir şey de ürkekçe değdi bana. &apos;Ben&apos; değdi bana, ürkekçe. Şimdi ben onun, o da benim karşımda; oturduk eskimiş banka. Diplerinde bitmiş güller bir ak bir kara...Sonunda buldum kurdun ve tilkinin günahını, artık geldi &apos;benzeri olan hapishanedeki sahteyi&apos; bitirmenin zamanı. Küçük cebimden çıkardım bir gümüş silah, dört siyah misket. O da çıkardı aynını. Diğerinden çıkardım biraz barut. O da çıkardı. Göz kararı, el ölçüsü doldurdum yirmilik kadar. O da doldurdu. Doğrultum silahı ona, oda bana...

İlk el, yirmilikle ateş aldı silah; tam aynanın ortasına. Teması anında şiddetle dalgalandı ayna, benim misket halen aynı yerinde onun ki ile buluştular aynanın dik ekseninde. İkimiz de bekliyoruz haliyle, oynamıyor misketler yerinden yapıştılar birbirlerine, ortalarında ki ayna dalgalanmayı kestiği halde. Madem öyle bir daha doldurduk karşılıklı, otuzluk bu sefer, tezlikle ateş aldı namlular. Sonuç aynı, misket asılı...Son çare bu sefer kırklık doldurduk, çektik tetiği bir daha ; silahı parçalayacak kadar ateş aldı ilkin, ardından kapkara bir duman saldı görüşümü kapatan. Dağılınca sisi barutun, karşılıklı bakıştık tekrar; ne yazık, manzara tanıdık, misketler buluşmuş ortada.

Hal böyle ama gelemiyorum şöyle; ha yirmilik ha değil dibinde barut kaldı elimde. Anlaşılıyor ki misketler ne ona ulaşıyor ne de aynayı kırabiliyor. Tilkinin günahı engelliyor her şeyi. Tek yol kaldı elimde... İstiğfarın tek yolu onun sonu ise, yükledik kalanı silahın içine, son misketi koyduk yerine ;bakarken birbirimize, doğrulttuk silahı kendimize. Olacak benim ki onun finali, onun ki benim...

Sıcak namlu yaktı tenimi, onunkini de eminim. Ateş aldı bir daha silah, bu sefer tam kafama. Bir ağrı saplandı başıma, iyice derine; yavaşça yığıldık berideki bankın üzerine, gözlerim kararmadan önce gördüm bir tane... Kuyruk, sarı kuyruk gördüm bir tane...

 Gün?? 

Hikaye Birahanesi </description>
      <pubDate>Fri, 08 Dec 2017 20:11:00 GMT</pubDate>
      <category>Sıfır Günlüğü</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/sifir-gunlugu/sifir-gunlugu-olanaksiz</guid>
    </item>
    <item>
      <title>Tanık</title>
      <link>https://hikayebirahanesi.com/kahraman/tanik</link>
      <description>Çocuktum. Çocuktum ve Maria Geçidinin önüne serdikleri şehirde, ablam ile küçük bir evde yaşıyordum. O zamanlar yıkıntılar yoktu tabi ya da her üç adımda bir &quot;şu köşeden çıkan yaratıklar beni öldürecek mi?&quot; diye de korkmazdık. Normal bir şehir vardı şu anki yıkının yerinde. Zengini ve fakiri bol karışıktı; taş yollar, devasa malikaneler yanında geçilmez ara sokaklar, yarım kalmış binalar kompozisyonu; hayatın her yolundan gelmiş birileri bulunurdu şehirde. &quot;Renkliydi&quot; diyebiliriz. Bizim mahalle ise, tabi o da diyebilinirse, küçüktü; öyle şimdiki gibi molozlardan adım atılmaz değildi ama kimse altın varaklı tavanlar altında da yaşamıyordu. İşte küçük iki katlı evimiz buradaydı. Üst katında biz yaşardık, alt katında ise ablam yaşında bir delikanlı. Mahallemizin yumak gibi sokaklarının batısına doğru bir de kule vardı. Maria&apos;ya giden dört büyük yoldan birinin tam üstünde. Bir saat kulesi olacakmış ancak yarım bırakılmış, tabi saati eksik. Tavanı da... Nedense geceleri hiç serseri çekmezdi ama. Muhtemelen kimse neden hâlâ orada olduğunu bilmiyordu. Şehrin siluetinin içinde kısa ince bir çizgiydi çoğu için. &quot;Gitmeye değmez.&quot;; birinci yol üzerinden görünmüyordu belki de...</description>
      <pubDate>Mon, 20 Nov 2017 20:23:00 GMT</pubDate>
      <category>Kahraman</category>
      <guid isPermaLink="true">https://hikayebirahanesi.com/kahraman/tanik</guid>
    </item>
  </channel>
</rss>