Uzun uzadıya yayılmış gri kırı izlediğinizde fark edeceğiniz ilk şey, bu narin ve kesintisiz kıvrımların bir çölü andırdığıdır. Tabii bu tahlil, ilk baharda yeşilliğe ve hayata gebe olan bu mekân için absürt gözükebilir. Öte yandan, yıl boyunca pamuk beyazlığına bürünen dağlara çıkmışsanız, yabanın bu halini kış olduğunda toprağın üzerinde birikmiş karlara yormanız pek muhtemeldir; lakin bu da doğru olmayacaktır. Kıtanın fazlasıyla büyük, fazlasıyla düz bu kısmında bulunan bozkırın kumları veya karlı dağları anımsatan bu hali tözünden süregelmiştir. Normalde kırağı ve kumun var ettiği sisi sadece uzaklığın kendisi sağlamaktadır. Gözlerin algılayamayacağı kadar geniş düzlem, bulanıklık ve difüzyon ile bir illüzyon, bir pustan örtü oluşturur algıda. Fazla estetik ve kıvrımlı arazi ise ince tanelerin kohezyonundan değil, bizzat yekpare çalıların kademeli artışından ve toprağın utanırcasına salına salına yükselmesinden kaynaklanmaktadır.
Bozkır gibi, ıssız yerlerin zamansal ve mekânsal geçişkenliği, hemen algılanıp uzunca sindirilişleri bir kenara dursun; belki yüzyıllar belki milyonlar içinde, insanların bütün kuzenleri de dahil olmak üzere, çeşitli mahlukatın doğup büyüdüğü, yaşadığı bu bölgenin ufkunda, narenciye renkli hayat topu batmayayazmış bulunuyordu o sonbahar gününün sonunda. Lakin dile getirdiğimiz skalaların yanında bir kum tanesi kalacak olan geçmiş bir zamanda, ufak ufak öbeklere ayrılmış bir kafile yürümekle meşguldü.
Kırda tıngır mıngır ilerleyen bu hayvanlar yol çekmeye pek alışkındı; ancak otlakları paylaştıkları atlar, geyikler, türlü udlar ve keçiler kadar kolay huylu değillerdi. Yörenin insanı onları Alapençek olarak bilirdi. Basit isimlerini alacalı postları ve toprağı eşelerken ya da öfkelenince ansızın beliren sivri pençelerinden almış olması pek mümkündü. Ne var ki, zaman içinde yekpare siyah veya beyaz renkli doğan kardeşlerine de bu isim yapışıp kalmıştı.
Alapençekler sürüler halinde dolaşır, bazen avlanır, çokça otlanırdı. Lakin, ehlileştirmeye pek dirençli olduklarından halk arasında ne yırtıcı ne tam davar sayılırlardı. Yüzleri pek naif, pek duruydu. Küçükçe olan sansar, belki tavşanı andıran simalarını çoluk çocuk pek sevse de, halkın büyüklerinin tembihinde yanlarına pek varılmazdı. Hayvanlar pek göçke olduğundan, oradan buraya göçen insanlara eşlik ederdi. Kendi gibi yola ait bu ruhlar, kamlar arasında el üzerinde tutulur; onların bereketi koruduğuna, mevsimden mevsime taşıdığına inanılırdı. Bir kurt kadar olmasa da saygı gösterilmesi, yakındalar ise ottan ve etten pay verilmesi makbul görülürdü.
Hayvanın bir ilginç tarafıysa kulaklarıydı; hem duygusunu ve hem duyusunu belli ederdi. Uzun, ince uzuvları su içerken arkaya eğilir, avlanırken başına yapışır, sevinirken sallanır, kızınca dikelir, canı yanınca düşüverirdi. Kenarlarına büklüm büklüm inen tüyler başını çerçeveler, bu hareketlerin oynaklığından Alapençek’in çehresini daha da belirginleştirirdi.
İşte bu hayvanların kafilesi, bu henüz kırağı ve kara boğulmamış ancak mevsimden kendileri gibi alacalı olacak şekilde gri ve kahve kaplanmış mekânda, bir menzil boyunca ilerler iken, içlerinden henüz yeni doğmasa da yavrucak olduğu belli olan bir tanesi, başını bir yandan öbür yana sallayarak yürümekteydi. Kendisi yaşıtlarından pek daha muzip olan bu küçüğün henüz bir adı yoktu, lakin bu camiada isimler kısa sesler ve koklaşmalar ile anlaşılırdı.
İri iri ana babası yanında yürüyen küçük, eğlence aramakta olacak ki onların koca pençeli ayaklarının arasından geçer, sanki ezilecekmiş gibi görünse de hissine denk geldiğinde tosun tosun kenara ittirilir, sonra bir küçük ses ile anası tarafından uyarılırdı. Ancak kendisini takiben oyuna kardeşleri de dahil olduğunda biraz eğlencelerine göz yumulur; ta ki sürüden geri kalındığını hissederse ata bey yüksekçe bir nefes verir, yavrucaklar bu uyarı üzerine nizama gelirdi. Bizim muzip, işte bu uyarıyı yaklaşık yarım veya bir saat önce almış olduğundan, kafasını çevirip dünyanın ekseninin garip bir bulanıklık ve renk gürültüsüne karışmış halini gözlemek yordamı ile kendini oyalıyordu.
Bu Alapençek sürüsü yaklaşık iki buçuk haftadır aralıklı aralıklı yürümekteydi. Sonbaharın ortalarında, her yıl yaz başında buluştukları yaylaktan pek çok farklı sürü pek çok farklı yöne doğru adım basmış, kendilerini seçtikleri yönünün talihine adak vermişlerdi. İlgimizin odağı kafile pek bereketli bir yaz geçirmiş olacak ki, pek çok yavrucağa sahip olmuştu. Çhenkit yöresinde hayatın ardındaki cevherin ilk temaşasından beri söylenegeldiği üzere, iki yıldızın, yaruk ile karangın bir bedeli vardı. Bu bereketin sonucu daha uzun bir göç, küçüklerini dinlendire dinlendire, besleye besleye yaptıkları bir yürüyüş olmuş ve oluyordu.
Hayvanlar bu birkaç gündür diken üzerinde gözüküyorlardı. Oysa geçen hafta pek huzurlulardı. Bir sulakta dinlenerek başladıkları yedi günün başında, çocuklar emzirilmiş, atalar analara ayıklayarak otlar yığmış, gençler de bir iki baş avlanmıştı. Bunun ardından doğal olarak oyalanmayı isteyen pek kalmadığından, gözleri ilk açanın ince çığırtısı ile yola konulmuştu. Günler boyunca sürü kazasız belasız yol tepmiş, bir iki dik göçüğün etrafından dolaşmıştı. Küçükler besili olduğundan pek oynak, analar ise biraz daha yorgun olduğundan sürüyü ataların yönlendirdiği bir zaman olmuştu.
Şu anda bulundukları büyükçe kayaların yerden fışkırdığı yerlere vardıklarındaysa bir şeylerin ters olduğu anlaşılmıştı. Hava biraz daha puslu, etraf biraz daha kırılgandı. Pek belirgin olmayan bu hissiyat fazla yayılmadan, daha önde yürüyen hayvanlar arkadakilerin uzakta kaldığını sezmiş olduklarından, yavaşça durdu. Yeri eşelemek yordamıyla uzanacakları toprağı ayıkladı. Uzun bir sıra kürklü göçmen henüz yeni yeni kayaların etrafına doluşmaya başladığında erkenci olanlar uyumaya koyulmuştu. Gökyüzü tamamen morlaşıp, lacivert uzayı davet ettiğinde kırın üzerinde kayalara eşlik eden tüylü tüylü pek çok yumakçık tünemiş bulunuyordu.Kardeşleri gibi anasına ve atasına sokulan muzipte yorgunluğun sarhoşluğu içinde uykuya dalmıştı. O gece Atası pek uyumadı, onun gibi başka erişkin erkekler ve kadınların bitkin düşmemiş olanları gece boyunca yerden yankılanan, kaynağı belirsiz, şimşek benzeri sesler ile dürtülegeldiler. Bu durumun tekrarı üzerinede ertesi günlere biraz daha geç ancak biraz daha temkinli başlandı.
Henüz kış değildi fakat kuzeye doğru ilerdikçe, soğuk hava onlara tesir etmişti. Küçüklerin adımları küçülmüştü, büyüklerin kürklerine sığınmak derdindeyken. Havanın soğukluğu erişkinleri gürültü kadar tedirgin etmişti, yaylak kışlak gezdikleri yörede birden inen soğuklar ne insanlar ne hayvanlar için hayra alametti. Pek ruhlu Alapençekler de birkaç gündür maruz kaldıkları ses ile soğuğun etkisinden rahatsızlardı. Böylece bir gün daha ilerlediler, kayaların arasından dolana dolana gittiler. Onlar yürüdükçe hava ekşi ekşi yanık kokulu bir pusla kaplansa da temiz akan geniş bir ırmağın yanına henüz vardıklarından dürtüsel olarak yön değiştirmek istemiyorlardı.Bu sırada muzip olan küçük Alapençek kardeşlerinin pek fark etmediği erişkinlerin üzerindeki gerginliğini iyice sezmeye başlamış, çevreyi daha bir dikkatli seyreder olmuştu. Küçük hayvancık pek konduramasa da, bu istikamette ilerlemeye olan inadın pek iyi sonuç vermeyeceğini hissediyordu.
Türünün burnu pek keskindi, muzipçiğe pek şahin iki gözde bahşedilmişti. Bu kayalıklı yola varmadan hemen önceki akşam, küçükçük uyanmış olup etrafta dolanmaya başlamıştı. Geceleyin inen rüzgarlar kürkünü yaladığında pek hoşuna gitmiş olacak ki birkaç saatini onların gelgitini kovalayarak geçirmişti. Ancak o akşamlık sindikleri tepeciğin yamacına varınca belki de bir yavru olarak sürüden biraz fazla uzaklaşınca, hayal meyal turuncu turuncu öbekler görmüştü ufkun koynunda. Pek az zamandır yaşamda olan yavrucak için pek anlamsız görünen ışıklar, ayrıldıkları yaylakta geçen zamanı, uçuşan ateş böceklerini andırdı ona. Fakat oldukça uzaktan seyrettiği turuncuların yakından pek büyük olacağını akıl ettiğinde, devasa ateş böceklerinin hayali, belki ise korkmanın ilk hissiyatı, miniğin koşup anasının kürküne sığınmasıyla son bulmuştu.
Şimdi günler sonra, aklından çıkmış olan bu görüntü, erişkinlerin huzursuz solumaları ve her gece fazlalaşan gümbürtü sesleriyle aklına tekrar varmış, geceleyin etrafa bir bakmadan yatmaz hale gelmişti. Ana hatun ve ata bey kendi yorgunluklarından pek farkına varamamıştı muzibin tedirgin halini. Irmağın yanında ve günün sonunda erişkinler arasından çokça cüsseli olanlar, bir daire etrafına kurulmuşlar, yahut koklaşma, yahut bakışma, yahut ince ritmik sesleri ile birbirlerine danışıyorlardı.
İnsaniyetin algısından pek farklı şekilde gerçekleşen bu konuşmada kişiden çok sürünün durumunu tartmaya yönelik bir tür duygusal okuma yaşanmakta, lakin buna şahit gelmiş insan kamları tarafından hayvanların nadiren giriştikleri bu hareket ile bereketi hangi illere kadar taşıyabileceklerini tarttıklarına yönelik bir inanç oluşmuştu. Vunun gerçekliği bir kenar da dursun, danışma çemberinin amacı yerden yükselen ses ile, yayılan ekşimtırak koku ile ve buna rağmen vardıkları henüz yeşil kalmış ırmak havzasının otlarından yararlanıp bu yürümeye devam edip etmemeyle ilişkin olmalıydı.
Anaların süt vermekten pek yorgun olduğu, herkesin hissettiği bir durumdu. Ancak bu ses ve bu koku neyin habercisi olurdu? Daha yaşlı olanlar, çok gezmekten yaylak kışlak, bu sesi yılkıların türlü tırnak ve toynaklarından olduğunu bilirlerdi. Bunun da ötesinde onlara yiyecek içecek sunan nadir insanların atları da yakınlarına konarken bu sesi üretirdi. Çeşitli hayvanatın içinde pek güçlü olan Alapençekler, sürünün yavrularının henüz minikliğinden biraz tedbirli ve çekingendi. Eğer ki bu düzenli gürültü yılkılardan geliyorsa onları avlayan Pars ve Kaplan yanlarında pek hızlı biterdi. Ya da kim bilir, çokça duydukları bu sesleri belki yapanlar gergedanlar idi? Akılları bu tahlile tam ermese de, yaşlılar çok gezerken çok görmüş çok yaşamış olduğundan burada bir ikircikli durum olduğunu bilmişlerdi. Huzursuzluklarını hissettirdiler, lakin ince ince nefes verip dikkat olunsun istediler, ama sonunda sürünün kurduğu danışma çemberine tam cevap veremediler.
Daha yeni Ata ve Ana olanlar onları anladılar, ancak bir ikisi yavrularına baktı, birkaçıysa pek daha küçük olanları çemberin ortasına bıraktı. Bu küçükler henüz çok kurulardı, yürümeye bile daha yeni başlamışlardı. Yeni Atalar ve Analar yemek lazım olduğunu hissetirdi sesleriyle, nefesleri ise tedirgin, ancak pek de karalıydı bu zorunluluk üzerine. Henüz kar kış çökmeden besinli otları takip edip, yılkının sürülerinden avlanmak, yavruları yeşertip kan kazandırmak onlar için en elzemiydi. Lakin tam ermese de akılları, ırmağı saran yeşilliği takip etmek temel bir dürtüydü. Yaşlılar ve gençlerden birkaçı dönmeye başladılar çemberin etrafında, birkaç kere koku çektiler oturanlardan. Bir kaçı ortadaki miniklerin yanına vardı, küçük bir yalanma ile onların naifliklerini anladı. Bir kaçı yere kulak verdi kesilmeyen gürültüyü seyre daldı. Gecenin karanlığında tam bir sonuç çıkmadı, sabah olduğunda lakin ırmağı takip ederek yürünmeye başlandı.
Bunları kenardan izlemiş olan muzip küçük çok daha meraklanmıştı. Hayatının kısa döneminde hiç böyle bir şeyle karşılaşmadığından kendi Anası ve Atasının katıldığı bu danışma çok ilginçti. Şu an yürüdükleri ırmağın kenarında bile halen bu çemberlenmeyi düşünmekteydi. Lakin onlar yürüdükçe sesler ve kokular hiç sinmedi, erişkinler ise halen diken üstünde iz sürmekteydi. Muzip yavrucağız anası ve atasından önde yürümeye, çevreye doğru ilerlemeye başladı. İçindeki bir ses, bir dürtü ona bunu yapması gerektiğini söylüyordu. Ana hatun ve ata bey pek laf etmedi çünkü bacakları küçük muzip çok çap açamıyordu. Herkes yürümekle meşgul iken, yavrucağız kafasını yeri dinler gibi toprağa dayıyor, ırmağın yanında biraz durup geri kalınca koşup koşup öne geçiyor sonra bir daha tekrarlıyordu. Muzipçiğin bu hareketleri artık kalan minikleri de bir sorunun varlığına dair aydınlattı. Bunu bir gün boyunca sürekli tekrarladı, yavrucağız bir gözü bulutlarda, bir kafası yerde dolaştı, minik başının içinde soyut bir iplik dolandı.
Tekrar gök karardığında topraklar eşelenip uykuya varıldı, ancak minikçik tıpkı bir hafta öncesindeki gece gibi ayaktaydı. Bu sefer ilgisi ne rüzgârda ne de hayalindeki devasa ateş böceklerindeydi. Sabahtan beri yaptığı gibi, ufuktaki bulutları bir aşağıdan bir yukarıya izlemekteydi. Kafasındaki yumak kürkünü kaşındırıyordu, türünün ötesinde bir bilinç onu tırmalıyordu.
Bütün sabah yürürken gözüne garip bir şey ilişmişti, pek güneşli gökyüzü sudan yansıdığında bulutların renkleri farklı farklı kesilmişti. Dikkati iyice yükselmiş olan muzibin aklına bu pek takılmış, rüzgâr esmediğinden dingin ırmağın yüzeyini gözleyerek bulutları okumaya başlamıştı. Çokça kez suyun simasından izlediği bulutlarla, havaya bakıp seçtiklerini kıyasladı. Devamlı devamlı renkler değişir gibi oluyordu, yansımada görünen renkler havadaki aynı bulutta bulunmuyordu. Sonunda bunun yürüdükçe değişen bir durum olduğunu anladığında kafasındaki kaşıntı daha da bir arttı. Bir yandan sürüyü takip ediyor bir yandan suyu izlemeye çalışıyordu. Yine tekrar ede ede bir düğüm daha çözüldü zihninde, ırmağın yanlarında duran bulutlar hafif yeşil yansıyordu, bozkırın devamı üzerindekiler sarı-kahveye bürünmüştü. Bu yeşillik şerit ufkun sonunda kadar varıyordu. Ancak yürüdükçe sudaki bulutlar yeniden kayar oldu, ufukun en ucundaki renk değişmeye başladı. Yeşil uzanıyordu uzanmasına ama onların yürüdüğü tarafta koyu bir kahve hatta benek benek siyahlık başlamıştı. Baktı ve baktı, ne kadar denese de çok uzakta gözüken bu karartıları bir türlü çözemedi. İşte şimdi gecenin ortasında ufuka bakıyor ancak yine çok bir şey anlamıyordu. Geç vakitlere kadar süren çabası sonunda istemeye istemeye küçükçüğün bedeni uyku içinde kayboldu.
Ertesi gün bu süreç devam etti, yavrucak sürekli dura kalka bir uğraş içindeydi. Bu iş Anası ile Atasının artık dikkatini çekti, merakın tılsımına kapılmış yavruları, çapı iyice açıyor, onlardan iyice uzağa gidip duruyor, gözden ırağa yürüdükten sonra ancak onları yakalamaya çalışıyordu. Sürüde yürüyen başkaları da muzipçiği fark etti, diğer minikler de onu izler oldular. Anası ile Atasının onu dizginlemesine mahal vermeden küçükçük büyük bir güç ile ırmağa atladı, zorla karşıya yüzmeye başladı. Bunun üzerine erişkinleri bir panik kapladı, miniğin peşinden gitmeye kalktılar. Kan ter içinde henüz minik bacaklarıyla yüzmeye çalışan yavrucak karşı kıyıya varsa da, suyun yüzeyini izlerken onu almaya gelen Atasını fark etmedi. Atası büyük bir öfke ile kükredi, bunun karşında zıplayan minik dalgınlığından ayıldı, atasının siniri karşısında biraz inledi. Atası yelesinden ısırarak onu taşımaya, yavaş yavaş ırmağın karşısına geçirmeye başladı. Muzip biraz ürkse de erişkinlerin çemberindeki gibi nefes veriyor, ritmik ritmik sesler çıkarıyordu, fakat kimse ona kulak asmadı.
Minikçik o geceyi de ufuka bakarak geçirdi, lakin uyumak yerine yine karşıya yüzmeyi seçti. Yavaş yavaş yüzüp az ses çıkarmaya özen göstererek yine kıyıya çıkıp etrafı izlemeye başladı. Sabahleyin kısa bir süre için gözleyebildiği gibi sürünün yürüdüğü tarafta bulutların koyu renkleri artmış onlara yaklaşmıştı, ama geçtiği karşı taraf halen yemyeşil uzanıyordu. Gece gözüyle İrdelemeye çalışsa da sabah gördüğü renkleri göremiyordu.
Onu bu sefer karşıya yüzmeye iten şey bir hafta önce gördüğü turuncu renk olmuştu. Siyah göğün ötesinde arkasına ayın parıltısını almış bulutların altları o gün gördüğü turuncuyla boyanmıştı, tam nedenini bilmese de bu onu çokça kaygılandırmıştı. Artık sürü ekşi kokuya ve gümbürtüye alışmış olacak ki daha düzenli uyuyordu, ancak bu muzip minikçiğin başındaki düğümler o gece hızla çözülmeye konuldu.
Sabah, sırma sırma ışıkları bulutların kalbinden delerek geçirdiğinde, henüz Alapençek sürüsü tamamen uykunun içinde ve doğanın sunduğu bütün dokular bilinçsizliğin ardına gizlenmişken, ince çığırtkan bir ses havaya yayılmıştı. Pek derin uykuda olan erişkinlere etki edememiş olan bu patırtı, sürünün yavrucaklarını uyku mağruru olarak kaldırıp, birkaç gündür izledikleri ırmağın kıyısına dizmişti.
Sesin kaynağı dün geceden beri uyumamış, karşı kıyıda yalnız kalmış küçük bir yavrucuktu. Büyük bir hiddet ve panik içerisinde onu seyreden sürüdaşlarının yanına gelmesini istiyordu. Yavrucaklardan birkaçı uyuyan ataları ve analarının yanına vardı, onları dürterek ayıltmaya çalıştılar. Bazıları kenara itilse de daha inatçı olan birkaçı ebeveynlerini yeterince rahatsız etmiş olacak ki, ırmağın kenarındaki sıraya irice kürk yumakları ilerlemeye başladı. Dün benzer bir manzaraya karşılaşan birkaçı için bu durum sadece tekerrür etmekte olan bir olaydan fazlası değildi. Ağır ağır adımlarla bu yine karşıya yüzmüş yavrucağın atası ile anasının yanına varıldı. Çevresinde çokça erişkinin toplanmasına şaşıran bu ikili hızlıca doğrulmaya çalışırken biraz istemeden tökezlediler. Hızlıca ayılıp bir yavrunun eksikliğinin farkına varmaları uzun sürmedi, zaten havada uçuşan bağırışma da bunun birden keşife merak salmış küçüklerinden geldiğini doğrular nitelikteydi.
Atası öfkeli öfkeli karşı tarafa geçti ancak geçen sefer bundan ürkmüş olan yavrucak hiç oralı değildi. Avazı çıktığı kadar çığırtmayı kesmedi. Yanına vardığında yine büyükçe küredi ata bey, ancak minik halen bağırmaya devam ediyordu. Bunun üzerine yine yelesini ısırıp onu karşıya taşımaya yeltenen atasında hızlı bir hamle ile kaçındı muzipçik. Birkaç dakika içinde küçük yavrucağın peşinde avlanan atası, onları ırmağın karşısından izleyenler için pek eğlenceli hale gelmişti. Erişkinler bile bu durumdan bir zevk alır olmuşlardı, lakin yavrucaklar muzipçiğin bir erişkin karşısındaki çevikliğini pür dikkat izliyorlardı. Atabey ne zaman tutmak için yanaşsa, bir anlık açıklıktan faydalanan muzipçik kendini ters düz etmek uğruna kenara doğru takla atıp yoldan çekiliyordu. Pek bodur bacakları onu bir koşu yarışında mağlup getireceğinden o, Atasının bacaklarının altına kayıyor, büyükçe hayvanı oradan oraya döndürüp yavrucağa basmamak için altına bakmaya zorluyordu. Yaklaşık bir saat kadar devam eden bu mücadelenin sonunda, minikçik iyice yorulmuş ve hareketleri yavaşlamıştı, lakin bu yıpranma savaşında atasını yerine felç etmekten ötürü kazandığı üstünlük iki uçlu bir bıçaktı. Kendisinin çokça manevrası küçük ve henüz erişmekte olan bedenine fazla gelmişti. Ata bey bunu anlamış olacak ki o da biraz küçüğü oyalamak yordamıyla yormuş, artık kendi kendine sönmesini bekler olmuştu.
Çok sürmeden nefes nefese kalan hayvancağız artık büyükçe olanın bacağının dış tarafına yaslandı, atası da kaşla göz arasında onun yelesinden kavrayarak yukarı kaldırdı. Bu küçük tiyatro, sürünün yürüyüşünü geciktirmişti ancak normalde sürü içerisinde pek dolaşmayan yaşlılarında ilgisini çekmişti.
İri iri olan yaşlılardan bir tanesi bir süredir bu dalaşmayı seyretmekte olup, mağlup olan miniğini bu kadar telaşlandıranın ne olduğunu merak etti. Bunun üzerine ırmağa girip geri gelmeye hazırlanan atasına gür bir ses ile bağırdı. Beklenmeyen bu çığırtı sonucunda gözler irice yaşlıya çevrildi. Ata bey de şaşırmıştı, muzipçiği tereddüt ederek yine bacağının kenarına bıraktı. Yaşlı bu sefer yavaş yavaş suya girdi, henüz yürümekteyken bu sefer Ata bey ritmik bir uğultu çıkardı. Yaşlı Alapençek derin bir nefes verdi ve yavaş yavaş salına salına ikilinin yanına vardı. Bir başını sağa yatırdı, bir sola yatırdı, biraz etrafı eşeledi. Muzipçiğin Atası yeniden ritmik şekilde uludu. Yaşlı olan yine bir nefes verdi, ancak bu sefer küçükçüğün yanına gidip onu dürtmeyi uygun buldu. Henüz nefesini toparlamamış küçükçük, yanına gelen bu yabancıyı görünce biraz ürktü. Atasından bile irice olan bu hayvan, bacak kadar yavrucağız karşısında bir kule gibi kalmış, lakin minikçiğin kendini koruma iç güdülerini kamçılamıştı. Biraz atasının bacaklarının arasında kaybolmaya yeltense de; iri yaşlı, ata beyin etrafında gezinmek yordamıyla küçükçüğün saklanmasına izin vermedi.
İstemeye istemeye açığa çıkan muzipçik, bu iri soydaşına baktığında ne kadar huzursuz olsa da, yorgunluğunun azalması ile kafasındaki kaşıntıyı tekrar hissetmeye başladı. Sakin adımlarla ırmağın kıyısına gitti, ve başını sanki işaret edercesine yukarı kaldırdı. İlkin yaşlı Alapençek pek bir şey anlamasa da, başını sürekli yukarı doğru sallayan yavrunun isteği üzerine göğe baktı. Muhteşem beyaz tonlarında, pamuk pamuk öbekleşmiş bulutları gördü. Ancak hayatında pek çok kez tanık olduğu bu manzara onu pek etkilememiş olacak ki yavrucağa geri baktı. Yavrucak bu sefer, başını yere yasladı. Yaşlı da bunu yapmaya dursun kulağı yere varınca sürekli duyulan şamatadan başka pek bir şeyle karşılaşmadı. Ancak yavrucağı bu kadar tedirgin edecek şeyin bu olmayacağı açıktı. Miniğe tekrar baktı, muzipçik ise çareyi kulaklarını düşürüp kapatmakla, başını yere koyunca suyu eşelemekte buldu. Birkaç kere bunu yapıp başını yere yatırdığında sonunda yaşlı alapençek de kulaklarını yatırıp suya doğru uzandı. Sesler boğuklaşmıştı, yaşlı alapençek ilkin duyusuna gelen bu limitten ötürü rahatsız oldu, ama yavru hareketi yinelediğinde başını tekrar yatırdı.
Pamuklar, şamata, ekşi koku, yavrucak.
Beyazlık, boğuk gürültü, çim kokusu, yavrucak.
Beyazlık, çim kokusu, beyazlık, mavilik.
Beyazlık, beyazlık, beyazlık, mavilik.
Beyazlık, yeşillik, beyazlık,mavilik.
Beyazlık, yeşillik, beyazlık yeşillik?
Yaşlı pençek başını uzun zamandır yapmadığı bir çeviklikle havaya kaldırdı. Demin hızlıca göz gezdirdiği pamuk tarlasına baktı, güneşin ışığı fazlaca keskin olduğundan pek bir farklılık göremedi. Kafasını tekrar yatırıp suya baktı, beyazlığın içinde yeşil açıkça seçiliyordu. Bunu birkaç tur tekrarladı ancak onu tatmin etmeyen bir şeyler vardı. Gökteki renk ile sudaki yansıma farklıydı.
Onu bu süre boyunca seyreden sürü büyük bir meraka bürünmüş, ilkin sıra olan yavruların yerini diğer erişkinler ve yaşlılar almıştı. Atabey ve muzipçiğin yanındaki iri kıyım ihtiyar ise kafasına yatmayan ancak bilişininde anlamadığı bir şey uğruna günlerdir yürüdükleri mesafenin tersine doğru yürüyüp, iki gündür bu küçükçüğün yaptığı hareketleri tekrarlamaktaydı.
Beyaz, yeşil, yeşil, beyaz. Gökte ise pür beyaz… Ancak tekrarın doğurduğu bir göz alışkanlığı sonucunda yalın gözle baktığı gökte de bu yeşilliği seçmeye başlamış, dahası geriye yürüdükçe bulutların renginin değiştiğini fark etmişti.
Birkaç saat içinde tabiatın içindeki en ilginç manzaralardan biri olacak biçimde, büyükçe büyükçe pençeli, irininde irisi olan bu pofuduk yaratıklardan birer sırası yemlenen tavuklar gibi başlarını yerden göğe kaldırıp, geldikleri yöne doğru geri adım atıyorlar, bazen de karşıya yüzüp devam ediyorlardı. Bunu birkaç kere tekrar etmiş olan iri yaşlı ile yavru muzipçik ise kendi aralarında duyular yordamı ile bir şey danışmaktalardı.
Bu kargaşa içinde, sürünün meraksız kalanları etrafa dağılıp otlanmaya, bazıları da geri yatıp dinlenmeye koyulmuştu. Tahmin edilebileceği üzere kafile o gün hiç yol tepmedi. Akşam laciverti çekildiği vakit, iri kıyımların çemberi yeniden düzüldü. Geçen sefer tam konduramadıkları tedirginliklerine bir açıklama getiren minikçik de danışmaya dahil edilmişti. Gün boyunca süren ve geceye de kayan tuhaf tahlilleri artık muzibin dünkü telaşını açıklar olmuştu: aydınlıkta olan karartı ve karanlıkta beliren turuncu tek bir ismi kastediyordu.
Varoluşta bulunmuş her canlı, teninde akımı hissettiğini ve türlü organlarını dolduran havayla belki suyla bir soluk daha yaşabildiğini düşünmez belki de. Çeşitli yaratıkların çeşitli işlevleri, çeşitli duyuları ve düşünceleri, içlerinde gezen elektriğin yanar döner nazından dolayı, balçıktan birlikte çıktığı her diğer kuzenine yabancı kesilmiştir. Ancak, öylesine yalın şekilde gerçek olan bazı kavramlar olacak ki, bu yabancılaşmanın, tanıyamazlığın içinden muhteşem incelikte bir iğne gibi geçerler. Tam bu şekilde, kelimelerin kifayetsiz kaldığı biçimde, gökte beliren turuncu rengin ateşi temsil ettiği gerçeği Alapençeklerin zihnine tek bir an içinde vardı.
Yaşlılar bunu tekrar ve tekrar geceleri onlardan çekine çekine ateş yakan insanları izlemekten ötürü biliyordu belki, peki yavrular nasıl bile bilirdi? Çıplak ateşi bir kez bile görmemiş dumanını koklamamış ve korların uçuşunu hiç izlememiş bu muzipçik neden bu kadar endişelenmişti? Epistemolojinin çözülmez labirentleri kenarda dursun, geçen sefer ikiliğe düşen alapençek çemberi, vardıkları mecazi yol ayrımından kesin bir karar ile çıktı. Artık ismi konulan tehdit karşısında, otların olduğu ve belki de avlanmaya varan bu yoldan vazgeçmek istemeseler de ırmağın karşısına geçmeleri gerekliydi.
Adların kaybolduğu bu zamanlarda, pek çok Kağan, il ve ordular daha sonrasında dilden dile gezecek olan farklı farklı mücadelelerin içerisindeydi. Tabi insanlığın en büyük uğraşı olan savaş pek yersiz olmasa da, isimlerinin yanlış anlaşılmasından ötürü Guz denen, ve şu an yürüyen ordunun baturları ilginç bir düşmanla cenk etmeye gitmekteydi.
Rakipleri, insanoğlunun yaşadığı sınırların sonuna yakın düşen orta halli bir ilde yaşarlardı. Kafalarının ve bacaklarının yerini tazı veya köpeğin uzuvlarının aldığı bu insan ile hayvan karması, İt Barak halkı pek dirençli bir güruhtu. Guz Baturlarının 72 yıldır bu yöne yaptığı akınların sonucunda, Guz Kağanın ili olmamış memleket pek az kalsa da, sınır illerine dizgin pek kolay vurulmuyordu.
İt Baraklar gibi türlü türlüsünün yaşadığı uç bölgelerin ardında daha da korkunç, daha da ürkünç fazla türlü acayip ve garaip yaratıkların olduğu söylenirdi. Ancak Guz Kağanınınki gibi kalabalık ordularının varabildiği bu yerler hakkında insanların türlü dilinde türlü hikaye ile masal vardı bu zamanlarda.
Bazıları yaban ve kötü perilerin buralarda iller kurduğunu, kendi türlerini farklılarıyla karıştırma yordamıyla türlü türlü mahlukatı oluşturduklarını söylerdi, mesela tek gözlü kıllı devlerin memleketleri çocuklara çokça anlatılan bir efsaneydi. Bazı din adamları, Tanrıdan uzaklaşmış çok başlı ejderlerin harp için hazırlandığını, dünyaya konulan insanları yok etmeyi planladıklarını iddia ediyordu. Kimi halk ise hastalıkların, fenalıkların, bütün ülkeleri ve illeri dağıtan vebaların bu yörelerden Abasılar tarafından taşındığını, hep aç olan bu hayırsız ruhların bu şekilde insan leşlerinden beslendiği şekilde açıklardı tarihi.
Tabi yerin doksan dokuz kat altına açılan, şulmusların ve patron şeytanın yaşadığı ya da aksine doksan dokuz kat yukarıya ulaşmak, güzel perilerin ve Tanrının katına çıkmak için basamakların olduğu dile gelen bu yerler için, hayvanlar ile karışmış halklar çok da ilgi çekici değildi. Pek çok rastlanan bu mahlukat, insanlar ile yaban arasındaki sınırları tercih ederlerdi kendilerine uygun olarak. İki tarafında arasına farklı şekillerde karışır, farklı kademelerle onlarla etkileşirlerdi. Misal tavus kuşunu andıran pek arkadaş canlısı kavimin gezgin ozanları pek meşhurdu. Bu sebep ile insan illerinde bunlardam en azından bir tanesine rastlamak normal bir durumdu. Öte yandan İt barak denen ve Guz hakanının boyunduruğuna girmeyi ret etmiş bu halk ise pek saldırgandı. Ne yaban ile anlaşabilir ne insanlarla geçinebilir, ondan güçlü olanlara bulaşır, güçsüz olanlara salça olmaktan zevk alırlardı. Sanki diğerleriyle anlaşmamaktan duydukları garip bir gurur vardı. Tabi it barak halkının her şahsı için doğru olmasa da nadir olarak onlarla etkileşen insanlar için bu davranışları pek ayyuka çıkmıştı.
Bir süre önce Guz Kağanın onların memleketlerine sefer yapacağını öğrendikleri vakit, kaygılarından mı yoksa gururlarından mı belli olmayacak bir haber uçurmuşlardı. Yörenin diğer tüm halkının ona itaat ettiğini belirten ve yetmiş iki yıldır yapılan seferleri bir yetmiş yıl daha uzatmaktan çekinmediğini söyleyen Kağana karşılık olarak, iki Guz Baturuna karşı iki İt Barağın cenk etmesini teklif etmişlerdi. Böylece kim galip gelirse onun dediğinin olacağını kaybedince de hakanın kutunu kabul edeceklerine söz vermişlerdi. Guz Kağan çetin bir adamdı, lakin hakkıyla dövüşene kaybetseler dahi ya ganimet dağıtır, ya bağışlardı. Şu anda yanında yürüyen üç oğlundan ikisi yetim ve öksüz düşmüş hem bileği, hem iradesi güçlü evlat edindiği çocuklardı. Kağan onurlu insanında onurlu ili olacağını söyler, Tanrının kutu hak gözetene ilettiğini belirtirdi. Pek çok Kamın sözüne göre kendisinin de pek acayip şekilde doğduğu ve yetiştiği söylenen bu hükümdar, İt Barakların isteğini kabul etti. Gelenek olarak ordu kurulmuş ve hep beraber düelloya doğru yürünmeye konulmuştu.
Uzun süredir yol çeken Guz ordusunun karşısında İt Baraklar da aylardır bir hazırlık içindeydi. Yattıkları yurtları tamir etmişler, mızraklarının uçlarına yeni demirler dövmüşler, yavrucak olanlardan silah tutanlara talim vermişler, yaşlı olanların kemiklerini yeniden ısıtmışlardı. Onları gözettiğine inandıkları tanrılarına adaklar ve kurbanlar vermişler, en sonunda da büyük iki bakır kazanı dövmeye takiben şekle getirmeye koyulmuşlardı. Henüz yeni bitirdikleri bu koca kaplar, ilin ortasında cayır cayır yanan neredeyse bir köy büyüklüğündeki ateşlerin üzerinde haftalardır kaynar haldeydi. Birinin içinde kapkara zift gibi ağır ağır fokurdayan, geceleri uzayın rengini çalarak ısındıkça kararan bir balçık vardı. Diğeri içinde tutkalı andıran yanındaki kapkaranlık sıvı kadar olmasa da yoğunca olduğu seçilen bej renginde bir karışım pişiyordu. Sabahtan akşama kadar dört tane iri kıyım it barak bu kazanları sırayla uzun uzun ağaçları mumla kaplayarak oluşturdukları kaşıklarla zar zor karıştırıyorlardı. Kan ter içinde haftalardır bununla uğraşan bu dörtlünün bazısı yorgunluktan bayılıyor, bu sefer onu kenara yatırıp bir diğeri işini görüyordu. Pek çok kez kırdıkları kaşıklar küçük bir tepe oluşturmuştu, lakin mumları tam erimediğinden ateşe atmadıkları bu soplar, işlenerek farklı türlü mızraklar haline getirilmişlerdi.
İki tarafında umutlarını perçinlediği bu zaman aralığı artık sona vardığında, resme layık bir görüntü vücut bulmuştu. İt baraklar Guzların karşısında bulunan Irmaktan ötede olan tepeye konuşlanmış, onlara gelecek olan baturları seyrediyorlardı. O kadar uzun süredir kaynattıkları sıvıların ateşi ırmağa kadar olan bu koca alanın çalılarını kurutmuş, kül ile karışmış kara toprak yüz göstermişti. Guz Kağan bunu ilk gördüğü vakit, etrafa yaptıkları bu tahribata pek sinirlenmiş, hakkı gördüğü ve kutunu uzatacağı bu memleketin halinden dolayı kalbi cız etmişti. Koca ordusu ırmağın çimlik tarafından kurumuşa doğru geçerken o halen etrafı seyretmekteydi. Bir saat içinde iki ordu kahverengi zeminin üzerinde birbirlerini gözler olmuştu. Meydanın ortasına Guzlu iki batur çoktan varmış, kılınç ile yaylarını kuşanmış, İt barakları bekliyorlardı. Bir saat daha geçti, bu sırada güneş de ufuğa doğru yolculuğunu sürdürmekteydi, At üzerinde tenleri öğlenden sonra güneşinde kapkara parlayan, kürkleri yapış yapış olmuş iki it barak baturların yanına vardı.
Tazı kafalı iki baş, insan kafalı ikisine baktı. Uzun süre at üzerinde bu dört kişi hiç konuşmadı. Sesler yavaş yavaş kayboldu ve sonra hisleri, gördükleri tek şey birbirleri oldu. Dördününde avuçları kılıçları üzerinde terledi, cayır cayır yanar oldu. Tek bir an içinde hafif metalin şamatası sanki bütün dünya üzerinde yankılandı, parıltılar ve toz içinde insaniyet ile yaban karmaları arasında atışma başladı.
Kılıç sesleri ve toynaklar… Saatlerdir devam eden küçük arbede bozkırın tamamını gürletiyordu. İtbaraklar mızraklarını etraftan etrafa ustalıkla sallıyor, Guz baturları hiç istiflerini bozmadan bunları atlatıp açık aramak için etraflarında dolaşıyordu. Metal metala çarptıkça etrafa yayılan kıvılcımlar artık batmaya çalışan güneş altında, etrafa inanılmaz ışıklar saçıyordu. Bu manevrayı uzun süre devam ettiren iki tarafın arasından bir it baraklar sıyrılıp mesafeyi açtı. Aklında bir kurnazlık olduğu belli olan yaratık, kan ter içinde uzun mızrakların arasından sıyrılan baturlara karşı vurdum duymaz bir saldırıya kalktı. Atını şahladıkça şahlıyor, koltukladığı kargıyla üzerlerine varmaya çalışıyordu. Belki, kalabalık bir savaş alanında gözden kaçarsa işe yarayabilecek bu hamle karşında, yüzlerce meydan görmüş Guz baturlar tereddüt etmedi. Ellerinde gezinen kılıçların yerine tek hamleyle ok ve yay yerleşti. Göğüslerine kadar gerilmesi bir salise bile almayan yaylardan oklar büyük süratle havaya erişti. Belki binlercesiyle çarpışmış bu iki asker için artık düşünceye bile dahil olmayan bu hareket mükemmel bir isabet ile hücum eden tazı kafalı yaratığın başı ile buluştu.
Bir cismin bir diğerine saplandığında çıkan çok özel ve tekil bir sesi bekledi meydandakilerin yarısı. Ancak oluşan tek ses temrenin sanki tutkalın içerisinde, suya batarcasına çıkardığı yavaş tok patırtı oldu. İt barak ordusu belki binlerce kez bunu izlemiş olacak ki, nefes almak kadar doğal olan bit hareketsizlikle karşıladı soydaşlarının başına ucundan yapışıp kalmış oku. Guzlar ise adamın başına girmeden sabit kalan oklar karşısında dumura uğramışlardı.
Pek hızlı gerçekleştiğinden bulanıklık içinde ne olduğunu kavramaları imkansız Baturlar, belki de tazı başlı rakipleri hareketsiz olsa durumu hızlıca idrak edebilirlerdi. Aslında şiddetli şekilde gönderilen temrenler ile aksi hızda koşan it barağın kafasının içinden kusursuz daireler ile geçecek olan okları durduran ve meydanı kurumuş kirli kahve-siyaha boyayan şey aynı idi. İtbarağın alnı sanki dama tahtası halini almıştı. Beyaz ve siyah katman katman balçık okların tesiri ile mahlukun alnına doğru iyice yayılmış, üst üste süründükleri yapışkan sıvıların arasından daha mat bir ten rengini ortaya çıkarmıştı. Tabii bu milisaniyeler içinde gerçekleşen durumun kimse farkına varamadı. Maalesef zaman hızlıca akmaktaydı, oklar karşında hızından hiçbir şey kaybetmemiş olan itbarağın mızrağı, acı dolu ıslak sesi takiben bir baturun kalbiyle buluştu. Hile ile kazanılmış vuruşa maruz kalan yiğit, yavaşça atından düşerek can verdi.
Yine bir sessizlik çöktü meydana, bir batura karşı iki yaratık kalmıştı, tabi durumun tahliline vaziyet vermeden kenardan izleyen diğer it barak oklarının etkisizliği karşısında şaşkına dönen Guz atlısına mızrağını fırlatmıştı. Tek kalan batur havanın içinde ıslıklar içinde süzülen mızrağı son anda fark ederek atıyla yana doğru kaçındı, lakin gövdesini başarıyla kurtaran baturun sağ eline ağır mızrak derin şekilde saplandı. Halen elinde tuttuğu yay, bir kan şelalesi ardından yer ile buluştu. Adam hemen sağlam eliyle kılıcına davrandı, mızraktan kaçınmaya çalışırken kurduğu ivmeyi sanki dirseğinden çıkan koca bir direk yokmuşçasına kullanarak, silahdaşını öldüren it barağın dibine girdi. Zihnindeki elektriğin hareket etmesine bile ihtiyaç olmadığı kesin bir hamle ile yaratığın göğsünü kesti. Vuruşu o kadar hızlı ve şiddetliydi ki mahlukun üzerindeki yapışkan balçık sürtünme ile katılaşıp, etrafa grimsi bir toz olarak yayıldı. Ne yazık ki keskisi tutkalı tamamen havaya saçsa da, it barağın tenine işlememişti. Batur ile yaratık bu şekilde yarım saat süresince çarpıştılar, adam onu sürükleyen harap olmuş kolunu umursamazca çarpışıyor, çevik hamleleri ile yaratığın tenine sürekli sürekli darbeler indirip etrafı toza buluyordu. Ancak ikiye tek kaldığından ne zaman tazı kafalıyı gerçekten yaralamaya yaklaşsa ötede duran rakibi ona doğru yöneliyor, adamı taarruzdan vazgeçirmeye çalışıyordu.
Havaya yayılan tanecikler batmaya başlamış güneş altında parıldar iken uzun süredir yakından çarpışan ikili yorulmaya başlamış, artık hareketlerini takip eden bağırtı ve iniltiler duyulur olmuştu. Kenarda duran it barak sonunda yakın mesafede kılıç ile dövüşmeye yanaştı. İki yaratık arasında kalan adam küçük bir daire içinde dolaşmaya zorlanmıştı. Kanları ve terleri birbirine karışmış, keskilerin ağızları çentiklerle bulanmıştı. Batur ayaklarına ve sağlam koluna sürekli darbeler almış, karşılığında da pek aşındırdığı rakibinin karnını derince deşmeyi başarmıştı. Bir önündeki bir yeni gelen arkasındaki tazının darbeleri savuşturuyor, kurabildiği en geniş ve en kapalı daireler yordamıyla ikisini de yaralamaya çalışıyordu. Bu sırada pek çok yeni yarık uzuvlarını parçalıyor artık üzerinde dağılmaya başlamış zırhı da kıpkırmızı renge boyuyordu.
Çok geçmeden arkadaşını öldüren ve karnını yaraladığı it barak, atın üzerinden düşerek yavaşça ölümün soğukluğuna doğru bayıldı. Teke tek kalan yaratık ve adam bunun farkına varmadan çarpışmaya devam ettiler. Batur alnından gözlerine dolan kandan ve uçuşan tutkal bulutundan artık düşmanı izleyemiyor, seslere ve içinden doğan güdülere dayanarak çarpışıyordu. Sakat kolu oynamaktan daha da yarılmış, karnının ve göğsünün kenarlarına derin kesikler almıştı. Karşısında ise oldukça yorulmuş ancak üzerindeki balçık fazlaca zarar görmemiş bir yaratık vardı. Batur, muhtemelen kırıldığından ötürü ciğerlerine batan her nefeste artık ömürden ödünç aldığı bir anda daha yaşadığını idrak eder olmuştu, ancak kılıcı sanki dövülürkenki kadar sıcak ve yakar hissetirdiğinden avucundaki ısı onu hayatta tutuyordu.
Sesler ve nefesler kılıç darbelerinden daha ölümcül hale gelmişti, ve süren çatışmayı iki taraf da büyük bir dikkatle sanki kendileri sergilercesine izliyordu. Batur vurdukça vuruyor, etrafa toz kaldırıyor, it barak karşılık veriyor artık vücudunda kesilecek yer kalmamış rakibinin karşısında paniğe kapılıyordu. Baturun gözleri siyah ve kırmızıdan öteye hiçbir şey seçemezken, zihinde rüzgar gibi mavi bir silüet beliriyordu. Kılıcını mavilik yönüne çeviriyor, bileği gelecek olan darbeyi hissettiğinde bir yarım daire yaparak rakibini kesmeyi deniyordu. Kılıçları çarpıştıkça çarpıştı sanki demirci ocağındaki gibi kızardı, yerler uçuşan metalin parçaları ile doluştu. Kanla kaplı adamın fark edilmeyen benzi iyice attı, kılıcı zar zor tutar oldu. Gözleri karamaya ve renkleri seçememeye, tenini hissedememeye, ciğerlerindeki batığın acısını bile duyamamaya başladı. Keskilerin tekrar buluştuğu vakit, kabza titreyen ellerinden kayarak havaya savruldu. Kılıç henüz morlu turuncu göğün bağrında dönüp kör edici ışıkları etrafa yansıtır iken, it barak tekil bir hamle ile adamın göğsüne doğru ittirdi kendini. Silahsız kalan batur ise içinde kaldığına inanamadığı bir güç ile bacağının kenarına asılı olan küçük çalı bıçkısına davrandı, kendi etini kesmek uğruna doğrultup ona doğru gelen yaratığın üzerine atladı.
Havada dans eden kılıç sanki gök kubbenin kendisi parçalanmışçasına bir gürültüyle yerle buluştuğunda; iki adam sarılmışçasına, atlarından düşmüş halde duruyorlardı. Ancak it barakın uzun kılıcı baturun gövdesinden tamamen geçmiş, sırtından bütün haliyle çıkmış şekilde ala bulanmıştı. İt barakta Guzun küçük bıçkısını tam ciğerinin altında yemişti. Batur güneşe baktı, sonra tazının başına, sonra laciverte kaymaya yeltenen uzaya: “Köke ketiyorum, Teŋriye, Temir Iğaç ile”. İt Barak gövdesinden kılıç uzanan ve halen düşmeye direnen adama baktı. Adamın gözlerinin ardında ismini koyamadığı bir şey vardı, dilin de ötesinde ve hissinde... Halkının inançları pekâlâ birbirinden farklıydı, onlara göre ölenler bir süre daha canlılar içerisinde gezer, ruhlar toprağa varır ve yürüyerek dağların arasındaki cennet şehrine yol alırdı. Gelen iyi ruhları şehre rüzgarlar alır ve kötüleri kovalardı. Ancak karşısında pek mert çarpışmış bu alp batura ne dese bilemedi. Onun Tanrısı gökte ise ona varmasını istedi, ama bu mert adamın Dausos şehrine girmesi de gerekliydi. “Eīt prei… ni wīrst prei gān; kāi wējai rādina twaian kēlin. Teŋri gutlu”dedi. Batur “kut” kelimesini yanlış telaffuz eden tazı başlıya gülümsedi “Vejai kutlu” şeklinde fısıldadı, ve tek bir canlı kişi kaldı meydanın ortasında.
Alapençek sürüsü bir buçuk gün önce ırmağın karşı tarafına geçmiş bulunup halen yürümekteydi. Yaklaşık yarım gün önce yerde sürekli devam eden tepinme gürültüsü oldukça azalmıştı. Bu sırada bulutlarda seçtikleri kahve rengi yerleri de gözler olmuşlardı. Bu kurumuş kahveli siyahlı alandan büyükçe bir sis bulutu yükselmekteydi.
Analar ve Atalar pek yorgundular, havaya yayılan ekşi kokuya alışmış olsalar da oldukça yoğun nüksettiğinden hepsi rahatsız haldeydi. Pekâlâ dumanı takiben gördükleri turuncu alevde seçilir gibiydi. Tabi yavrucaklarına dikkat etmek sebebiyle, hem turuncudan, hem garip bir pembeliğe bürünmüş olan ırmaktan biraz daha uzakta ilerlemekteydiler.
Kahverengiliğe iyice yaklaştıkları vakit, çok büyük bir gürültüyle karşılaştılar. Yaşlıların daha önce rastladıkları insanlar ile, tam anlamlandıramadıkları iki ayaklı köpekler artık iyice genişlemiş olan kıpkırmızı olmuş ırmağın önünde bağrışıyorlardı. Lakin köpekler toprak üzerine oturdukları atlarla hızlı hızlı yanlarına varıyor, tahta çubuklarla değdikleri insanları yere yığıyorlardı. Yaşlılar uzaktan maruz kaldıkları bu gürültü ve artık reddedilemeyecek şekilde belirgin olan kan kokusu karşısında sürüyü durdurdu. Ancak pek nafile kafileyi bir panik sarmış, Analar kan kokusu karşısında bilenmiş, büyük pençeleri ile toprağa vurmaya ve kükremeye başlamışlardı. Bazısı kafileden ayrılıp çatışma alanına doğru koşmaya yeltendi.
İt baraklar ve Guzlar ırmağın kenarında şiddetle çatışıyordu. Arkalarında kalan ve Alapençekleri günlerdir tedirgin eden kahverengiliğin ortasında üç cansız ve biri baygın dört beden yatıyordu. Tabi orduları şu anda büyük bir mücadeleye sokansa tam olarak bu durum olmalıydı. Pek az önce yere yığılan baturun ardından ciğeri göçen it barak da yere yığılınca, galibiyetin sahibi belirlenememişti. Bunun üzerine epey hiddetlenen İt Baraklar tekrar konuşmaya kalmadan büyük bir taarruza kalkmışlar, sözlerini bozarak Guz ordusuna akın etmişlerdi. Guzlar her ne kadar mücadeleye hazır olsalar da, tutkalla kaplanmış güruhun karşısına bir ayakları ırmakta olacak şekilde çıktıklarından hızlıca büyük zayiat vermişlerdi. Artık kıyı ile Irmağın ortasına kaymış olan çatışma üzerine pek sinirlenen Guz Kağan, baturları geri çekmeye geniş ırmağın ortasındaki adalara sığınarak düzlemsel üstünlüğü ele geçirmeye karar vermişti.
Bu kargaşa içindeki çatışmanın ortasına beklenmedik şekilde dalan iri iri Alapençekler iki tarafı da oldukça şaşırttı. Çevreyi incelemeye koyulunca yanlarından biraz açıkta, hiç kimselerce görülmemişçesine kalabalık bir alapençek kafilesinin durduğunu fark ettiler. Mevsim değişimin ortasında çarpışan bu iki pek farklı halk için tartışılmaz bir ortaklık mevcuttu. Bozkırın ahalisi bu hayvanların, bereketi mevsimden mevsime sırtlandığına, yüklendiğine yada farklı şekillerde taşıdığına inanıyordu. O kadar derine ve kesin işlenmiş bir inanç olacak ki iki taraf da ani bir tepki gösterdi. Guzların arkada kalan birliklerinden oldukça sert bir borazan ve davul sesi yükseldi, buna istinaden İtbaraklar tarafından tahtadan yapılmış nefesli borular öttürüldü. İki ordu sanki yarım günden fazladır savaşan onlar değilmiş gibi, hızla birbirinden uzaklaşmaya koyuldu.
İt Baraklar halen yanmakta olan kazanlarının yanına çekildi.
Guzlar ise ırmağın ortasındaki adalara çıktı.
Irmak al renkte akıyordu, ana hatunlar kükrüyor, yer çalkalanıyor, gök borazan ve davul sesiyle sallanıyor, güneş yeryüzüne kaybolurken yaydığı parlaklığı bütün gözlere iteliyordu.
Küçük muzipçik, Ava, yaşamında ilk kez ve türü için pek nadir olan bir şeye maruz kalmıştı. Birkaç saat önce ciğerine bıçkı saplanan İt Barağın, ölmeye direnen Guz Baturun gözünde gördüğü şey, şimdi batarken turunculuğunu göğe direten güneş altında, turuncu-kırmızı nehirde, halen etrafa duman yayan kazanların altın renkli alevlerinde, kahverengiliğin tam bir yanılsamayla girdiği turuncu kılıkta ve sonuçta, Ava’nın gözündeydi.
Ava görüyordu, Ava işitiyordu, Ava anlıyordu ve Ava düşünüyordu. Ava turuncuyu izliyor, bir mavilik henüz pek küçük olan zihnindeki tüm büyük düğümlerini çözüyor, ipliklerini tözünden ötedeki muğlak olduğu kadar mutlak bir ufka bağlıyordu.
Ava, siyahlığın içinde zayıfça hayatta kalmaya çalışan turuncu aleve ve korlara baktı. Mağaranın içi pişen yemişlerin mayhoş ancak tatlı kokusuyla kaplanmıştı. Ava ateşi ve arkadaşının pişirdiği yemeği tutan kapçığı seyrediyor, unuttuğunun haberinde olmadıkları zamanları anımsıyordu. Oldukça yorgun olduğunu hissettiği dostunu sarmalamış şekilde üzerinde tutmaktaydı. Bir anda bayılan Fal’ı ateşe düşmeden ağzı yordamıyla son anda yakalamış, ancak ne yazık ki elinin kaynayan yemeğin içine düşmesini önleyememişti. Nazik nazik bir süre dürttüğü arkadaşı gözünü açmayınca uzun süredir hissetmediği bir panikle karşılaşmıştı. Ava Fal’ın kızaran elini yavaşça temizlemiş ve titrediğini hissettiği bedenini ısıtmaya koyulmuştu.
Yuğur memleketinde gece karanlığının bütün siyahlığı içinde, rüzgar esiyor, ağaçlar sallanıyor ve yağmur yağmaya devam ediyordu. Alapençek ile sahibi olan baygın adam, pek imkansız olan narenciye benizli bir acun istikametinde yürüyordu.
Bildirimler
Yeni bölümlerden haberdar olun.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın.
Yorum yaz
"Fal & Ava: Yaban, İnsan ve Alapençekler" için yorum yazmadan önce üst menüden giriş yapmanız gerekiyor.
Magic link’e tıkladığınızda bu cihazda 30 gün boyunca yorum oturumu açık kalır.
