Sıfır Günlüğü: Elçi -III-
Adımlarını izliyordu ve giderek daha da
ağırlaştıklarını. Kumların sürekli üzerlerinde zıpladığı ayakkabıları gri ve
sarı karışımı renklere bulanmıştı. O ise birkaç saniye içinde terleyeceğini seziyordu.
Ara sıra arkasına bakıyor sanki geri dönmek istermişçesine bir hamle yapmak
istiyordu. Ancak hareketsiz denizin üzerine kazınmış ışıktan sütunları görünce
aksine karar veriyor yürümeye devam ediyordu. Sanki bir aynayı takip eder
gibiydi, kumlara eşlik eden sular hem o kadar berrak, hem de o kadar düzdü ki
onlara dokunulması neredeyse bir suç olacakmış gibi hissettiriyordu. Tam da bu
his zihnine salındığında tekrar döndü başı, uzaklaştığı yeşil açıklığı
göklere uzatan sarp kayaların oluşturdu sete baktı bir daha, küçük çimenler ve
ağaç tepelerinin siluetleri şu an düşünmek istemediği pek çok şeyden aklını
çalıp geri dönmesini istediklerini söylediler ve aynaya geri baktı,
yürümeye devam etti.
Zaman
hakkında bir sorun olduğunu biliyordu. Şu an zaman hakkında büyük bir sorun
vardı. Çünkü düşündükleri şeyleri dün yaşamıştı. Fazlaca yorulup, kumların
üzerine kendini attığında yarım günden çok daha fazladır yürüdüğü açıktı. Daha
fazla yürümek istemediği ve şansına bulduğu bir patikadan içeri girdiği zaman
bacaklarında karıncalar gezdiğini hissetmişti. Bir ağacın yanına yattığında
uzun uzun nefes alıp vermişti. Kendinden geçtiğinde güneş halen aynı
yerindeydi… Şimdi aynı ağacın önünde huzursuz bir uykudan sonra gördüğü şey
aynı güneşti. Aklına bir an farklı bir şey çalındığını hissetti ve aniden ayağa
kalkıp arkasındaki sık ormana döndü, güneş tam karşısında olmasına rağmen ağaçlar gölgelere bezenmişti, daha fazla bakmadı patikadan tekrar aşağıdaki kumlara
indi.
Yürüdü
ve yürüdü. Sarp kayalar ve gökyüzünü yutmuş sular ona eşlik etti. Sayısız kez
düşünceleri ile cambazlık yaptıktan sonra kayalık duvar sakince sulara yaklaştı
ve yaklaştı, kumlar inceldi ve inceldi. Bir küçük dönüş ardından ince taneler
setin hapishanesinden kurtuldu ve önüne büyük bir sahil serildi. Ardında
“geceyi” geçirdiği sık orman halen devam etmekteydi. Kısa gri bir çizgi
seçiliyordu ileride tam da ışıktan sicimlerin tükendiği yerde. “Ateş” kelimeler döküldü ağzından yavaşça
dumanların kaynağına yürürken. Her
adımında biraz daha açıldı gözleri, ateşin gövdesini seçtiği anda koşacak gibi
görünüyordu ama ne yöne olduğunu tam kestiremediğinden hızını değiştirmiyordu. Biraz daha ve biraz daha karardı çevresi ve göz bebekleri
kısıldı hafifçe, küçük bir anda dans eden havanın görüntülerini gördü. Turuncu,
“altın sarısı” dedi. Fakat çok küçük bir ateşti, bu kadar duman çıkaracak kadar
hacmi bile yoktu ve nasıl bu kadar parlak yanıyordu, sonunda gece getirecek
kadar aydınlatıyordu etrafı ve onun dışında hiçbir şey seçilmiyordu. Gözlerine
şarap gibi geliyordu, her adımında biraz daha yaklaşmak ve biraz daha
yaklaşmak… “Dokunmak” dedi sesinin altından.
Sahilin
arkasındaki ormandan şehvetine düştüğü kıvılcımlar kadar parlak bir şey fırladı,
ateş bir anda bembeyaz kesildi, küçük gövdesi bir tipi yeliyle boğuşuyormuş
gibi gözüküyordu. Altındaki kumlar kızarıp yılan kavi çizgiler çektiler sahil
boyuna, bastığı zemin kesik kesik cama dönüşüyordu, gözleri sonunda ateşten
ayrıldı ancak çevresine bakacak kadar zaman bulamadı, gövdesinin yandığını
hissetti ve göğsünün olması gereken yerden fazlaca parlak bir çizginin
çıktığını görebildi sadece, saliseler için dünya beyaza bulandı… Yanakları kavrulmuş
kumlar ve sıcak cam ile yanıyordu, artık gördüğü şeyleri algılamayacak kadar
büyük bir şey hissediyordu ancak ne olduğunu bilmesi de olasılıklar içinden
çıktı birkaç saniye daha içinde, belki daha iyiydi. Uzuvlarından kaybolan duyu,
tenine yayılan kıpkırmızı bir sıcaklık ve gövdesinin deşik kaldığı yerden
yükselen tiksinç koku, saf et ve acıyla dolu.
Birde
bastığı camları kıran adım sesleri, hayır belki kırık değildi ancak merak
edebilmesi mümkün de değildi.
………………........
“ Hoş geldin.” Dedi nazik bir ses.
Bir şey diyemedi. Sadece dinledi, sesleri;
bardak yada şişe, cama benzer bir ses ardından küçük bir adım tahtanın üzerinde atılan.
“Ne
içmek istersin?” diye sordu ses.
Bunun üzerine şaşırdı biraz. Zihnin
duvarlarına tırmanan bir şey olduğunun farkına vardı. Sonunda gözlerini hafifçe aralamak istedi.
“ Bilmiyorum.” Dedi. Yavaşça kesik ışıkları
bulanıkça seçerken.
“ O zaman viski, gerçi bu şişeyi doldurduklarında
adı o bile değildi.” Nazik sesin gülümsediği sesinden belli idi.
Birkaç pencere gördü, çok kesin şekilde
seçilmiş bir odayı çok kesin bir şekilde aydınlatıyorlardı. Huzmeler sanki
cetvel ile çizilmişti. Önünde biri vardı, tam karşısında idi. O kadar yakın,
ancak o kadar da uzaktı ki, gölgelerin içine uzansa masaya doğru düşeceğinden
korkuyordu, her iki durumda da. “Uzak değil.”
“ Hem buradan hayli hoşlanmıştın, yanlış
hatırlamıyorsam.” Diye iğneledi sesine yakışan bir alaycılıkla. “Gerçi burası
çokta geri dönülecek bir yer değil. Haklısın…”
Tırmandı tırmandı, ancak farklı bir his ne
olduğunu anlamasına izin vermedi onun. Bu soğuk ve yapayalnız şey her farkındalığı
kıracak kadar güçlüydü.
“Korkuyorsun.”
Yorumlar
Yorum Gönder